Doğu Üzerine İlk Doğulu Deneme: Celal Al-i Ahmet ve Garbzedelik
- Nadir Marmara yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 1144 kez okundu
- rastgele...
Kendisi köken itibariyle İranlı bir Türktür; anadili Türkçeyi sonradan öğrenmesine rağmen. 1923-1969 yılları arasında Doğu düşüncesi fezalarında bir göktaşı gibi görünüp kayboldu. Ama bu ufak parlayış bile düşünceye aç ve düşündürmeye muhtaç XX. Yüzyıl Doğu düşüncesini sarsacak kadar etkin oldu.
Celal Al-i Ahmet’ten söz ediyoruz. Karışık bir yaşama sahip, Celal. Necef medresesinden molla çıkıp, Sosyalist Tudeh saflarına katılan kafasını taştan taşa vurmayı seven bir tip. Ama tutunduğu her dal kopmuş. Mahşer alevleri gibi avucunda tutuşmuş her ideal. Ne dindar olmayı başarmış, ne de kafir. Bizim gibi, benim gibi; Arafa çadırını kurmuş. Günah ve sevapların birbiri üzerinde denge kuramadığı devasa çöle. Tanrı ne yapsın, kulun cennette gönlü olmayınca.
Doğu aydını, onu “Garbzedelik†kitabıyla tanıyor; tanıyor mu? Doğu düşüncesi 1960’ları Celal Al-i Ahmet’in etkisinde geçirdi. Tek kişilik bir orduydu, o yılların Doğu düşüncesinde. Savaşmadı, ama muzafferlerden hesap sordu. Doğu’da adaletin terazaisi çoğu zaman yanlış çarpar. Doğruyu söyleyen köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir kovalanır, taşlanır. Bir mekanda cünundur, ötekisinde artık iyice fırlatmıştır. Bizim insanımız delilerle eğlenmeyi takıntı edinmiştir. Doğu da düşünmek cinnete dükkan açmaktır. Celal bunlardan sadece biri. Ne sevmesini bildi zavallım, ne sevdirmesini. Yaşamın yaramazlarında, o da. Elinde kalem, füzelere karşı Doğu’yu savunuyor. Nereye kadar?
Evet, lütfen Celal’i küçümsemeyelim. Yiğit öldü, ama hakkı da yenildi. Bir, iki, üç; hayır! Tam yarım yüzyıl Garbzedelik, Doğu kütüphanesinin raflarında esir. O bir kitap değil, bir çöl. Hangi kuyruklu yıldız çarpacak kendine umutla ufku gözetliyor. Allah’tan umut kesmez Doğulu.
Rıza Beraheni, onun için şunları yazacaktır: “Al-i Ahmet’in Garbzedeliki sömürgeci milletlere karşı sömürgeleştirilmiş milletlerin ödevini belirlemede Marx ve Engels’in Manifestosunun kapitalizm ve burjuvaziye karşı proletaryanın sorumluluğunu; ve Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlerinin yabancı sömürgeciliğine karşı Afrika milletlerinin rolünü tanımlamada sahip olduğu ehemmiyete sahiptir. Al-i Ahmet’in Garbzedeliki Batı’ya karşı Doğunun durumunu açıklayan ilk Doğulu deneme idi ve belki o dünya çapında sosyal değere sahip ilk İran denemesidirâ€.
Evet, Celal, savurgan Batı’ya karşı Üçüncü Dünya söylemini kendince ifadeye kalkışmış birisi. Edwart Sait değildir; ama ondan daha keskin ve daha inançlıdır. Sait’in Oryantalizm’i yağmurdan kaçarken doluya yakalnamaktır. Celal bizi şimşeklerin kafamıza çaktığı bir fırtınaya sürükler. “Bir hastalıktan söz ediyorum†– diye başlar Al-i Ahmet açıklamaya – : “Ona kolaylıkla kapılabilen bir ortamda yayılan sebepsiz bir kaza. Bu sayrılık ve onun sebebi – ve şayet mümkünse, onun tedavisi – için teşhis arayalımâ€. Yani, Doğulunun Batılılaşma hastalığının tedavisine kalkışıyor kısaca. Hasta koca bir kıtayı kendisine yatak diye bellemiş yatıyor; aslında hasta değil, felç. Celal, meditasyonla, felçli Doğu’nu ayağa kaldırmakla uğraşıyor. Denemekte yarar vardır; ne de olsa Doğu’nun hafızasına soyut gümrüksüz girmektedir. Garbzedelik, bir tedavi kitabı değil; daha ziyade bir teşhis. Cemalettin Afganî’ye kadar gelen bir illetten kurtulmak için Afganî ve onun devamcılarının yaptıkları yanlış tedavilerin tespitini yapmaktadır. Bizim ahlakımız, başkalarının teknolojisi mantığının kemiye kadar ilerlemiş bir yara olduğunu ifade etmektir. Tekniğin salt bir olgu olmadığını, içinde ahlakı da gizlediğini dile getirmektir.
“Biz, makine ve onun vahim saldırısı karşısında tarhsel ve kültürel karakterimizi koruyamadık. Aksine hezimete uğratıldık. Bu çağdaş canavar karşısında sağlam bir tavır alamadık. Batı medeniyetinin gerçek özünü, temelini ve felsefesini kavramadığımız sürece, sadece Batı’ya görünüşte ve biçimsel olarak öykünerek, ancak aslan donuna girmiş eşek gibi olabilirizâ€.
Kısaca, Celal Al-i Ahmet Garbzedelik eserinde Batı’nın zehirlediği kişilere çağrı yapmaktadır. Sağır olmayanlar bu çağrıya kulak verir veya vermez; onların bileceği bir şey. Ama Celal bir sur gibi deryada dikilip durmaktadır. Sabir’in “Benzerim bir kocaman dağa ki deryada durur†mısrasında olduğu gibi.




Akıl oyunları
Sayın Nadir,
İnsanoğlu aklını yormadan insan olamaz. Bu yorgunluğun adı "intelijansiya". Yani toplumun sınıf dışı, sınıfı. İnsan olmak isteyen bu sınıfı bilmeli; fakat sorguladığım meselelerden biri, insan olmak isteyen zat, bu sınıfa mensup olmalı mı, bu sınıfı savunmalı mı?
Celal Al-i Ahmet'i tanıtmanız samanlıktaki çöplerden birini tanıtmanızla eş; ama samanlık büyük ve nihayetinde yalnızca bu koca yığın yalnızca saman. Yani tanesinden ayrılmış, yalnızca posadan oluşan bir güruh.
İntelijansiyanın yaşayabilmesi için onu güruh içinde değerlendirmek ne derece doğru olur, değerlendirilmeli; fakat şüphesiz olan gerçek insanın yaşamının samandan ibaret olmadığı. Bu nedenle samandan şehirler, yollar yapmayı öğrenmek gerekir. Bunu öğretmek için de manifest oluşturmak yerine özü devindirmek gerekir. Celal Al-i Ahmet bunu aklı yettiğince yapmış. Kendine ne mutlu. Sırayı bize vermiş ve kitaplık tozunda kaybolmuş. Biz bayrağı ondan almalı ve yolu bizden sonra gelecekler için açmalıyız. Kuru laflar ya da tanıtımlar ile değil, bu meselenin tam performans ile nasıl yapılacağını değerlendirmeli ve birlik olmalıyız; ama nasıl?
Aslına bakarsanız bu oyun pek de akıl oyunu değil. Hatta çocuk oyunu bile değil. Bu oyun sanal bir oyun. Yani gerçek olduğu sanılan bir oyun. Biz, oyun oynadığımızı zanneden, hatta intelijansiyaya mensup olduğumuzu iddia eden, bilgili birilerini görünce ağzı sulanan bir avuç sanalız. Topu birbirimize atıp, şu yolda bir iki adım attığımızı birbirimize göstermekten keyif alan, göstermek için yaşayan, intelijansiyanın kanını emen sülükleriz.
Sofizmle temellenen intelijansiya, şatafatlı sözleri ile burjuvanın, mal rejiminin hamalı. Hamalın bir kefesinde doğu, diğerinde batı. Biri ağır geldiğinde gözümüzü ona çeviriyoruz. Diğeri ağır geldiğinde de diğerine.
Bu süslü âlemi bırakıp susmayı bilsek, şüphesiz ki çok daha fazla Celal Al-i Ahmet keşfederiz.
Not: Sayın Nadir, içmideki bu her an daha da büyüyen ve kanaya kanaya kanımı bitiren bu yaraya sizin kaleminizden dökülenler vesilesiyle tuz bastım. Haliyle acım katlanarak büyüdü. Lütfen bu ıstıraplı halimi şahsiyetinize yapılmış bir saldırı olarak almayınız. Mesele yalnızca intelijansiya meselesi...
Bir anekdot:
Baba Seneca’nın anlattığına göre (Controversiae, X, 5), Philippos, Olynthosluları savaş tutsağı olarak sattığında, Ephesos doğumlu Atinalı ressam (pictor atheniensis) Parrhasios, bunlardan birini, bir yaşlı adamı satın alıp Atinalıların Athena Tapınağı için kendisine ısmarladığı çarmıha gerilmiş Prometheus resmini modele bakarak (ad exemplar) yapabilmek için adamcağıza işkence yaptırır.
-Parum, inquit, tristis est (Yüzünde yeterince acı yok), der Parrhasios, yaşlı adamı işbiğinin ortasına modellik yapması için getirdiklerinde.
Ressam, bir köle çağırarak adamın daha çok acı çekmesi için biraz daha işkence yapılmasını ister.
Yaşlı adama işkence yapmaya başlarlar.
Herkes ona acımaktadır.
-Emi (Onu satın aldım), diye karşılık verir ressam.
Clamabat (adamcağız haykırmaktadır). Onu ellerinden çivilerler.
Ressamın çevresindekiler yeniden bağrışır.
-Servus, inquit, est meus, quem ego beli jure possideo (Bana ait o, savaşın bana verdiği hakkı kullanarak satın aldım onu).
Parrhasios bir yandan tozlarını, renklerini ve tutturucu maddelerini hazırlarken, cellat da ateşlerini, kamçılarını, çarmıhlarını hazırlar.
-Alliga (Sıkıca bağla onu), diye ekler ressam. Tristem volo facere (Yüzüne acı dolu bir anlatım vermek istiyorum).
Olynthoslu ihtiyar canhıraş bir çığlık atar. Bu çığlığı duyanlar Parrhasios’a, resimden mi, yoksa işkence yapmaktan mı zevk aldığını sorar. Onlara karşılık vermez. Cellada bağırmaya başlar:
-Etiamnunc torque, etiamnunc! Bene habet; sic tene; hic vultus esse debuit lacerati, hic morientis! (İşkence etmeyi sürdür, daha çok! Çok iyi; öyle tut onu; işte Prometheus’un çektiği acı yüzünden yürek parçalayan yüzü, ölmekte olan Prometheus’un yüzü!)
Yaşlı adam kendinden geçmek üzeredir. Ağlar.
Parrhasios ona şöyle bağırır:
-Nondrum dignum irato Jove gemuisti (İnlemelerin henüz Jüpiter’in sillesini yemiş bir insanın inlemeleri değil).
Yaşlı adam ölüme yaklaşmaya başlar. Çok zayıf bir sesle Atinalı ressama şöyle der:
-Parrhasi, morior (Parrhasios, ölüyorum).
-Sic tene (Öyle kal).
Resim tümüyle işte bu anın içindedir, bu anın kendisidir.
___________________________
Kaynak:
Cinsellik ve Korku
Pascal Quignard
Çev: Aykut Derman
Can Yayınları Sf. 33-34