SİZ DİLİNİZDESİNİZDİR (*)

Kategoriler:

‘Why do you know English that much.’
‘To talk to you.’
‘You need to learn my language to speak why dont l need?’ (**)
...

Bu diyalog İstanbul keşmekeşinde yolunu bulmaya çalışan bir turistle ne kadar bildiğini göstermek için kırk takla atan munis vatandaşımız arasında, tramvayda geçiyor. Kalabalık arasında konuşulanları anlamaya çalışan tek meraklı göz benimki. Anladıklarımı anlatmaya ve hatta haykırmaya çalışırım; ama anlamak isteyen var mı?..
Hikaye uzun; ama bir o kadar da kısa...
Ortaçağ’da kendine yeni sömürgeler bulmaya çalışan İspanyol ve İngiliz gemileri, arkalarına Vatikan desteğini de alarak dünyanın dört bir yanına dağılıyorlar. Gemilerin vardıkları yerler önce yağmalanıyor, daha sonra Vatikan buraların yerlilerine, çekilen azabın Tanrı’dan geldiğini anlatan misyoner rahiplerini konuşlandırıyor. Maksat açık: Hıristiyanlık, dünya dini olacak.
Fevkalâde üstün askeri güce ve ekonomiye sahip İngiltere yıllarca bu gücünü kullanarak fikirlerini toplumlara dayatıyor. 1756-63 Yedi Yıl Savaşları sonunda Fransa’nın elinden Hindistan’ı alıyor. Batı’ya kapılarını kapayan Çin 1842 yılında Nanking anlaşmasıyla sanayide üstün İngiltere’ye boyun eğmek zorunda kalıyor. Japonya’nın hakkından da İngiltere’den kaçan-göçen kolonilerle uluslaşan Amerika geliyor. İngiltere, 1815 Viyana antlaşmasının ardından Afrika’daki aslan payını da alıyor.
Bütün dünyayı hızla sömürgeleştiren İngiltere, kazandıklarının yanında kayıpları da artınca askeri güçle bir yere varamayacağını anlıyor ve yüzyıllardan beri süregelen misyoner faaliyetlerini kitlelerin yüzünü kendine çevirmek için kullanarak askeri gücüyle yapamadığını, diliyle yapıyor. Bu dönüşümü üstünkörü bir bakışla dahi görmek mümkün. Zira Latince okumak da kolay, yazmak da. Aydınlanma ile gürbüzleşen Batı’ya ayak uydurmak, Latince’den geçer olmuş. Bu kolaylığa biz de özeniyoruz. Önce Miladi takvim geliyor, sonra Latince. Ne de olsa hepimiz bu dünyadan ekmek yiyoruz. Onların kullandığını kullanmak, bizi onlara benzetmez ya!..
Zaman ilerliyor, öykü bitmiyor. Birinci Dünya Savaşı ile sarsılan dünyada İngiltere hâlâ ayakta. Zaten aksi de düşünülemez, zira dünyanın neredeyse üçte biri İngilizleştirilmiş; fakat büyük baş olmaya alışamayan İngiltere de kökünden sarsılmış. Kanayan yaralarını kapamakta zorlanıyor. 1929 Büyük Bunalım ile gelen kıtlık savaş kadar beter geçiyor. Dünya ülkeleri ile birlikte İngiltere de tam toparlanacakken ortaya Hitler çıkıyor. Deli desen değil, akıllı desen hiç değil. Milletinin beynini yıkıyor, önce doğusuna sonra batısına saldırıyor. Ordularını İngiltere’ye bir adım kala nereden geldiğini kimsenin bilmediği bir ilhamla durduruyor. Bu, İngiltere için gerçek bir dönüm noktası. Karşısındaki portreyi hemen görüyor ve diliyle gasp ettiği toplumlara surunu üflüyor ve Hitler Almanya’sını alt ediyor. Artık İngiltere’nin önü açık; ama savaşarak değil...
İngiltere, İkinci Dünya Savaşından sonra devşirdiği ülkeleri birer birer azat ediyor. Boynundaki prangadan kurtulan onca ulus artık özgür ve özgürlüklerini zafer işaretiyle, yani işaret ve orta parmağını “V” şeklinde açarak gösteriyor. Bilmeyenler için söyleyelim, bu işaret “Victory” (Zafer) kelimesinin baş harfini simgeliyor. Yani müktesep hakkına kavuşan uluslar, nasıl olduğunu dahi anlamadan İngilizleşiyor... İngilizce ile dolan dimağ, kendini ancak bu dille anlatabilir hale geliyor. Öykü bitmiyor ve nasıl oluyorsa oluyor, bu ülkelerin hepsinde en kaliteli öğrenimi veren öğretim kurumları arasında İngiliz’ler başı çekiyor...
Yıllar yılı devirirken ittifaklarla gürbüzleşen İngiliz misyonerliği dünyaya bulduğu her delikten sızıyor. Karşıda da dursak, yerimizde de saysak, bu yağmaya karşı gelmek imkânsız. Zira “baştakiler” medeniyeti Batıda görüyor. Bir kanun çıkar ve dil değişir. On binlerce eser kayıplarda. Tarih kül oluyor, dönüp bakan yok...
Gün geliyor, aklı evvelin teki ‘İngilizce’yi neden bu kadar iyi biliyorsunuz?’ diye soruyor. Cevap: ‘Sizinle konuşabilmek için’. Ne soran sorduğu sorunun farkında ne de cevaplayan verdiği cevabın. Geçmişi deşmeye kimsenin aldırdığı yok. Önemli olan carpe diem, yani an’ı yaşamak.
Hâlimiz ah ile vah içinde; ama ne gören var, ne duyan. Kültürün alfabe karalamalarıyla geldiğini düşünen beyinsizlere sorarım. Bir dil ne kadar çok kavrama karşılık gelebiliyorsa o kadar zengin değil midir?
De ki ‘Zengindir’. O zaman zenginlik ve zenginliğin bereketiyle yaşamak varken, neden bir lokma yiyeceğe saldıran açlar gibi fukaralık içinde çırpınırsın ki? Ama olmaz, olamaz. Bilimin dili Latince, aşkın dili Fransızca, Aristokrat dili Yunanca, Bürokrat dili İngilizce’dir... Müslümanlar için bir ek var, Arapça. Müslüman için duanın dili Arapça’dır; ama yalnızca duanın...
Türk? Türk’ün dili Türkçe’dir. Türk Dil Kurumu’nun lastiğe çevirdiği, mensubunun en çok küfretmek için kullandığı Türkçe. Türkçe’de dile pelesenk olan slogan “Arı Türkçe”, yani Osmanlıca’dan sıyrılan Türkçe. Acaba “Arı Türkçe”yi zafer işaretiyle sloganlaştıran büyükler (!) bir Türkçe sözlük alıp karıştırmışlar mıdır? Konuştuğumuz dilin ne kadarının Arı Türkçe olduğunu bilen biri var mı Allah aşkına? Yiten kelimelerimizin farkına ne zaman varacağız?
Küçük bir örnek:
Kale almamak.
Kâle almamak.
Kaile almamak.
Kâile almamak.
Kaale almamak.
Kaâle almamak.
Şimdi söyleyin bana. Bunlardan hangisi doğru? İddia ederim ki bu şu satırları okuyan yüz kişiden cevabı bilenin sayısı, parmaklarımın sayısını geçmez. Doğru cevap ‘Kâile almamak’tır. Kâil, Arapça bir kelime olup, söyleyen, rivayet eden anlamına gelir. ‘Kâile almamak’ da söyleyeni dinlememek anlamına...
Diyeceksiniz ki, ‘Dikkate almamak’ desek aynı anlama gelmez mi? Hayır, gelmez efendim. Zira ‘Dikkat’ kelimesi (de Arapça olup) önem, îkaz anlamına gelir. Önemsememek, tek başına bir anlam ifade etmez, zira öznesi eksiktir. Neyi önemsemediğinizi bildirmek için özneyi bildirmek zorunda kalırsınız...
 
Siz bana bakmayın... Bunların hepsi boş laf! Uyuyanı uyandırmanın, uyuzu kaşımaktan farkı olmadığı gibi elimizden giden hiçbir şey de yok. Siz dilinizi unutarak uyumaya devam edin biz de dilimizle yaşamaya... Unutun kendinizi, aslınızı, özgürlüğünüz için öleni, aç kalanı, kılıca, tüfeğe sarılanı ve masum bildiğiniz zafer işaretleriyle özgürlük peşinde koşun... Özgürlüğün bile dil değiştirdiği yerde durup düşünmenin ne âlemi var ki?
Biri var mı? Orada biri var mı?
 


(*)
Wittgenstein
(**)
‘İngilizce’yi neden bu kadar iyi biliyorsunuz?’
‘Sizinle konuşabilmek için.’
‘Siz benimle konuşabilmek için dilimi öğrenme ihtiyacı hissediyorsunuz. Peki, bunu neden ben de hissetmiyorum?’
 
Not: Bu yazı daha önce bu sitede Uzlet Haktan müstear ismi ile yayınlanmıştı.