İRAN SEYAHATİNİN ANIMSATTIKLARI - 1

Kategoriler:

Bir hadiseye dışarıdan bakmak ile içeriden bakmak farklı değerlendirmelere götürür bizi. Uluslar arası çalışmalar yapan ya da evrensel iddiaları olan kişilerin/kurumların siyasi, sosyal veya kültürel değerlendirmelerinin; içerden bakmanın “köreltici”liğinden ve dışarıdan bakmanın “yüzeysel”liğinden öte bir bakışaçısına sahip olma zorunluluğu vardır. Hadiseleri okuma ve anlama biçimimiz, aynı zamanda hayatı okuma ve anlama biçimimizle yakından ilgilidir.
Komşu ülke ile ilişkilerin nasıl olması gerektiği hususu, hem tarihi hem dini hem de sosyal bağlamlarıyla ayrı ayrı ele alınabilir. Fakat hangi bağlamda ele alırsak alalım, komşunuzla ilişkiniz, aynı zamanda kendinizle ilişkinizi yansıtır. İddialı bir söz olmuş olacak ama denebilir ki; komşunuza verdiğiniz değer oranıncadır değeriniz.
Komşu ülkelerimizle olan ilişkimizi, “düşman ile ilişki/ilişkisizlik/karşıtlık” bağlamında ele alma talihsizliğini yaşadık uzun yıllar boyunca. Bunu aşma gayretleri elbette olmadı değil. Fakat kimi gayretler, komşu-komşu ilişkisi olmaktan çok aşık-maşuk ilişkisi şeklinde oldu. Hatta daha da ötesi bazen "platonik aşk"a büründü adeta. Bu ilişkinin yanlışlığı kadar, “düşman komşu” yaklaşımıyla düşman-düşman ilişkisi de kayıpla dolu yılları bıraktı geriye.
Türkiye-İran ilişkisi; iç içe geçmiş iki kültürün, bu kültürlerden bağımsız olmayan bir siyasetin ve birbirine muhtaç iki ekonomik gücün tarihiyle bu güne gelmiştir. Karşılıklı korkular üzerinden bu ilişkiyi devam ettirmek mümkün değildir. Her iki coğrafyanın bir birine ihtiyacı var. Tıpkı her iki kültürün birbirine ihtiyacı olduğu gibi. Ve en önemlisi iki ülke halkının birbirine ihtiyacı var. Emperyalist güçlerin, modern sömürü estrümanlarıyla dünyayı her açıdan ateşe verdikleri böyle bir dönemde komşuluğun gereği olan adımları her iki taraf da atmalı ve modern dönemin hem devletlere hem de bireylere dayattığı “pragmatizm”den kurtulmaya çalışmalıdır.
IHH ekibi olarak gittiğimiz İran’da görüşmeler yaparken ya da sokaklarda gezerken, İslam dünyasının dramatik tablosunu görüyoruz. İstanbul’da da aynı manzara ile karşı karşıyayız, Beyrut’ta da, Amman’da da. “Adalet” simgeleyen İran İslam Devrimi’nde hala Kuzey Tahran-Güney Tahran ayrımı aşikar bir şekilde yaşanabiliyorsa, fakir hala fakir, zengin hala ayrıcalıklı ise bu önemli bir sorundur. “Özgürlük” ilkesi ile kurulan ülkemizde hala başörtüsü problemine takılıp kalmışsak kendi küçük dünyamızı aşamamış demektir. Bunu hak etmiyor bu devasa coğrafyanın insanları. Kendi ellerimizle yaptıklarımızın bedelini ödemekteyiz. Elbette düşmanı dışarıda aramanın kolaycılığı rahatlatıyor bizi. İran'da gezerken konuştuğumuz insanların söyledikleri, Ahmedinecad'ın da aynı kolaycılığa sarılmak istediğini hatırlatıyordu bize. İslam dünyasının yöneticileri/akilleri, kendi problemlerini doğru tespit edip doğru stratejiyle bu sıkıntıları aşmak zorunda.
İran, Türkiye veya Irak ya da Pakistan ve yahut da Moritanya; yapılması gereken “insana hak ettiği değeri vermek”tir. Kendi insanınıza verdiğiniz değer ölçüsünde yücelirsiniz, devletiniz yücelir. İran havaalanında saatlerce -hiçbir açıklama yapılmadan- bekletilmek neyle izah edilebilir? Amerika’nın İran’a çullanmaya çalıştığı bir dönemde, “zaten komşum yaramaz” demek hangi ahlaka sığar? Devrim adına yasaklamalar yapıldığı halde sokaklarda konuştuğumuz İran’lı gençlerin ahlak dışı arzularına kim ne açıklama getirecek? Yanı başındaki İran’ın İsfahan’ını, Tebriz’ini, Meşhed’ini duymayan/bilmeyen ülkemiz insanın bu bilinçsizliğinden kimler sorumludur? Sokakta “baş açma yasağı”nı delmek için olabildiğince perçemine yüklenen İranlı kıza kim neyi anlatmaktadır? Başındaki örtüsü hayatının karartılmasına bahane kılınan ülkemiz kızlarının yarasından kimler sorumludur? Bu yaralara kimler, hangi anlayış ufuklarına yücelerek çözüm bulabilecek?
İran’ı gezerken acılarımız depreşiyor, Türkiye’yi gezerken depreştiği gibi. Fakat bu yara bizim yaramız. İran, komşumuz. Hatasıyla sevabıyla bizim komşumuz. Nasıl ki Türkiye'miz hatasıyla sevabıyla bizimse. Yanı başımızdaki coğrafyaya “dayanışma” için gitmiştik. Gördük ki devrim yanlısından devrim muhalifine herkes dayanışma diyor, kardeşlik diyor, komşuluk diyor. Ve her iki coğrafyanın insanı da Amerika’nın şahsında zulme karşı çıkıyor.
 
(Ağırlıklı olarak “problem”lerimizi ele aldığımız bu yazıdan sonra, “umut”larımızı da ele alacağımız bir yazı yazmak gerekecek şüphesiz.)
 
Not: Bu yazı daha önce burada yayınlanmıştır.