MÜSLÜMANLARIN AVRUPA’YI KEŞFİ // BERNARD LEWIS


Ebu Talib, Parlamentonun yasa koyucu fonksiyonlarından söz ederken İslam ile Hristiyanlık arasındaki en köklü farklardan birine değinmiştir. İnanan Müslümanlar için hiçbir beşeri yasa koyucu güç yoktur. Allah, vahiy yoluyla yasalarını bildiren yegane yasa koyucudur. İlahi yasa (şeria) beşer hayatının tüm cephelerini düzenler. Dünyevi güçlerin bu yasayı çiğnemeye ve hatta değiştirmeye bile hiç hakları yoktur. Onların görevi bu yasayı cari kılmak ve sürdürmekten ibarettir. Prensipte tek özgür olunan şey tefsirdir ki bunu nitelikli müfessirler, ilahi yasanın mütehassısları yapabilir. Uygulamada ise durum teoriden her nasılsa farklı olmuştur. Bir çok hususta ilahi yasanın buyrukları ya sessizce ya da mahirane yorumlamalarla ıskartaya çıkarıldı .değişen koşulların kutsal yasayı yersiz veya yetersiz kıldığında, yasa fiilî olarak ya da örfî husus veya sadece yöneticinin arzusu yönünde tamamlandı veya değiştirildi. Fakat tüm bunlar uygulamada söz konusuydu, teoride ise bir değişiklik yoktu. Prensipte, Allah yegane kanun koyucu idi. Beşeri otoriteler, yorumlama, düzenleme ve uygulamadan öteye geçemezlerdi.

Hristiyanların uygulamasından söz eden ilk dönem Müslümanlarının bazıları Hristiyanların da benzer bir görüşünün olduğunu farzeder ve hatta Müslümanlarınkine benzer görünen “Hristiyanların şeriatı”ndan söz etmeye kadar işi ileri götürürler. Fakat zamanla Hristiyan dünyanın mahiyet itibariyle farklı bir yasa kavramına sahip olduğu ve adaleti farklı algılayıp farklı uyguladığı anlaşılır.

İlk dönem Müslümanlarının Avrupa’nın yargılama usullerine değinilerinin düşmanca veya daha doğrusu küçümser tarzda oluşu hiç de şaşırtıcı değildir. Örneğin, orta Avrupa’yı ziyaret eden Ortaçağlı bir kişi çetin sınavlarla yapılan mahkemelerin değişik biçimleriyle bir tasvirini yapar:

Onların garip âdetleri var. Örneğin, bir kişi bir başka kişiyi sahtekarlıkla suçladığında hem suçlayan hem de suçlanan kılıçla sınavdan geçiriliyor. Bu, şu şekilde gerçekleşiyor: suçlayan ile suçlanan iki adam, erkek kardeşleri ile ve adamlarıyla öne çıkarlar ve her ikisine de ikişer kılıç verilir ki birini bellerine kuşanıp diğerini ellerinde tutarlar. Sonra sahtekarlıkla suçlanan kişi onlar için muteber olan yeminleri telaffuz ederek kendisine isnad edilen suçu işlemediğini söyler; diğeri de kendisinin söylediğinin doğru olduğuna yemin eder. Sonra her ikisi de aralarında kısa bir mesafe bırakıp yüzleri doğuya dönük halde diz çökerler. Sonra birbirlerine hamle yapıp ikisinden biri ölene veya sakatlanana kadar dövüşürler.

Bir diğer ilginç âdetleri de ateşle imtihan etme âdetleridir. Bir kişi mülkiyet veya kan davasıyla ilgili olarak suçlandığında, ateşte ısıtılmış bir demir parçasını alıp üzerine Tevrat’tan ve İnciller’den bir şeyler okurlar. Sonra yere dikine iki sırık saplar ve demir parçasını maşayla ateşten alıp bu sırıkların üzerine yerleştirirler. Sonra suçlanan kişi gelir, ellerini yıkar, demir parçasını tutup üç adım yürür. Demir parçasını atmasından sonra eli sargıyla sarılır ve mühürlenir ve bu kişi bir gece ve bir gündüz gözlem altında tutulur. Üçüncü gün içinden sıvı çıkan bir kabarcık görürlerse adam suçludur, görmezlerse suçsuzdur.

Bir diğer âdetleri de suyla imtihan etmektir. Suçlanan kişinin elleri ve ayakları bağlanır ve bir iple güvence altına alınarak suya bırakılır. Suyun üzerinde kalırsa suçludur. Suya batarsa suçsuzdur, çünkü suyun onu kabul ettiğini düşünürler.

Su ve ateşle sınananlar sadece kölelerdir. Özgür insanlar söz konusu olduğunda ise, suçlama 5 dinarı aşkın değerde bir mülkiyet meselesiyle ilgili olduğu takdirde, taraflar sopa ve kalkanla ortaya çıkıp iki taraftan biri sakatlanıncaya kadar dövüşürler. Taraflardan biri bir kadın, bir sakat veya bir Yahudi ise 5 dinara bir vekil tutar. Suçlanan kişi düşerse mutlaka çarmıha gerilir ve tüm mülkiyetine el konulur. Hasmı onun servetinden 10 dinar alır.

Udrî’den rivayetle Kazvînî tarafından zikredilen bu pasajın İbrahim İbn Yakub’un raporundan alınmış olması mümkündür.

Haçlıların Suriyeli bir çağdaşı olan Üsame ibn Munkiz, Filistin’de Haçlıların işgali altında bulunan Nabulus’ta kendi gözleriyle gördüğü bir olayı şöyle tasvir eder:

Bir gün Nabulus’ta onların savaşla sınanmalarından birine şahit oldum. Birkaç Müslüman haydut Nabulus’un köylerinden birine saldırmıştı ve köylülerden birini haydutlara köye kadar rehberlik etmekle suçlamışlardı. Adam kaçmış fakat kral tarafından çocukları tutuklattırılınca geri dönmüş ve şöyle demişti: “Beni mahkeme edin, haydutlara köye kadar rehberlik ettiğimi söyleyen adama meydan okuyorum.” Bunun üzerine kral, sözkonusu köyün tımarının sahibi olan beye şöyle dedi: “Onunla dövüşecek birini getir.” Bunun üzerine köyüne giden bey bir nalbant buldu ve ona dövüşmesini emretti; çünkü, tımar sahibi olduğu için, çiftçilerden birinin ölmesi dolayısıyla sahip olduğu topraklarda ziraatin aksamasını istemiyordu.

Bu nalbantı gördüm. Güçlü ve genç bir adam olmasına rağmen dövüşecek cesareti yoktu. Biraz yürüdükten sonra oturuyor içecek bir şey istiyordu. Meydan okuyan kişi yaşlı biri olmasına rağmen yürekli, pervasız ve kaygısızdı. Mahallin yöneticisi olan vikont onlara birer sopayla birer kalkan verdi ve halkı onların etrafında daire oluşturacak şekilde yerleştirdi. Sonra dövüşe başladılar ve ihtiyar adam nalbantı sıkıştırıp izleyicilerin oluşturduğu daireye doğru itti ve alanın ortasına döndü. Her ikisi de kan sütunlarına benzer bir hale gelinceye kadar birbirlerine vurmaya devam ettiler. Bu bir müddet böyle sürdü ve vikont “acele edin” diyerek onları telaşlandırdı. Nalbant, çekiç sallama deneyimi sayesinde gücünü koruyor, ihtiyar adam ise güçsüz düşüyordu. Sonra nalbant bir hamleyle ihtiyarı yere düşürüp sopasını sırtına indirdi. Ardından diz çöküp parmaklarını ihtiyar adamın gözlerine sokmaya çalıştıysa da adamın gözlerinden fışkıran kan yüzünden bunu beceremedi. Bunun üzerine kalkıp elindeki sopayla yaşlı adamın kafasına adam ölünceye kadar vurdu. Sonra ölü adamın boynuna bir ip dolayıp sürükleri ve onu astı. Nalbantın beyi gelip ona kendi harmanisini verdi, atının terkisine bindirdi ve atını mahmuzlayıp gitti.

Bu onların hukuklarının ve yargılama yöntemlerinin bir örneğidir. Allah onları lanet eylesin.

Bir kadı mahkemesinin yollu yordamlı yöntemine alışkın bir Müslümanın bu gibi bir yasa ve adaleti aşağılamasını anlamak kolaydır. Fakat Avrupa’nın yasal yöntemleri dövüşle sınama düzeyinde kalmamıştır ve daha sonraları uygulanan yöntemleri yakından gözlemleme fırsatı bulan Müslüman gözlemciler daha olumlu yorumlarda bulunmuşlardır. Suriye’yi ziyaret eden bir İspanya’lı Müslüman olan İbn Cübeyr Frenklerin, yönetimleri altına aldıkları Müslüman olan İbn Cübeyr, Frenklerin, yönetimleri altına aldıkları Müslüman tebealarına adaletle muamelede bulunduklarını belirtir ve bunu bir endişe nedeni olarak görür. Onsekizinci yüzyıl sonunda benzer duyguları dile getiren Mısırlı tarihçi Cebertî, ülkesini işgal eden Fransız güçlerini tasvir ederken sivil halka karşı muamelede ölçülülüklerinden ve kendisinin alışkın olduğu keyfi ve kaprisli despotlukların aksine kendi otoritelerini yargı kural ve yöntemlerine bırakışlarından övgüyle söz eder. Onu özellikle hayran bırakan şey ise, Fransız askeri yetkililerinin Mısır’daki Fransız güçlerin baş kumandanı olması hasebiyle Bonaparte’ın halefi General Kléber’in Müslüman suikastçısını mahkeme ediş tarzları olmuştur.

Fransızlar, der Cebertî, mahkeme tutanağının tam bir metnini Arapça, Fransızca ve Türkçe olarak yayınladılar. Cebertî, çok uzun ve kötü bir Arapçayla yazılmış olduğu için bu tutanağa yer vermemişse de, okuyucularının çoğunun, sadece söz konusu olayla ilgili olarak sağlayacağı bilgiden dolayı değil fakat aynı zamanda Fransızların adli uygulamalarına ve “hiçbir dine mensup olmayıp sadece aklın yargılarını ve kurallarını izleyen bu halk tarafından yürürlüğe konan kurallar”ın usulüne ışık tutacak olması dolayısıyla bu metin hakkında bilgi sahibi olmak isteyeceklerini düşünmüştür. Cebertî’ye göre bu olay öğreticidir: “Uzak bir yerden gelmiş beyinsiz bir yabancı reislerine haince saldırıp öldürmüş ve onlar bu adamı suçüstü yakalamışlar. Bununla birlikte, başkumandanlarının kanının hala üzerinden damladığı cinayet aleti elinde olduğu halde suçüstü yakalamış olmalarına rağmen ne bu adamı ne de bu adamın ismini verdiği kişileri öldürmekte acele etmemişlerdir. Aksine, bir mahkeme kurup katili getirdiler ve onu hem sözlü olarak hem de işkenceyle sorguladılar. Daha sonra katilin isimlerini verdiği adamları da getirip hem tek tek hem de topluca sorguladılar. Sonra kendi yasal uygulamalarına uygun olarak bu kişileri cezalandırdılar ve kendisi aleyhine bir kanıt olmadığından dolayı hattat Bursalı Mustafa Efendi’yi serbest bıraktılar.” Fransızların yasal sürece uygun davranmaya gösterdikleri ihtimam ve aleyhine yeterli delil bulamadıkları bir zanlıyı tahliye edip serbest bırakmaya hazır oluşlarından Cebertî’nin derinden etkilendiği açıktır. Açık bir serzenişle, Fransızların tutumunu, “Müslüman olduklarını iddia edip mücahid pozlarına bürünen ve hayvani arzularını tatminden başka hiçbir nedene sahip olmaksızın insanları yok eden gaddar askerlerin daha sonra gördüğümüz kötülükleri’yle karşılaştırır.

Müslüman gözlemcilerin hepsi Batılı yargılama kurallarına hayran değildi. Londra’da bir terzi tarafından on şilin için mahkemeye verilme talihsizliğini yaşayan ve hakim tarafından bu on şilini ödemesine ve celbe icabet etmemesine karar verilen Ebu Talib Han’ın görüşü olumsuzdur. Ebu Talib Han, jüri üyelerinin hakimin sert bakış ve sözlerinden kolayca etkilenerek hakimin fikrini kabule zorlanmaları ve verdikleri kararı yeniden gözden geçirmek üzere geri çevrilmeleri dolayısıyla jüri sisteminden etkilenmemiştir. Hepsi bundan ibaret de değildir. Bu önlemler yetersiz kaldığı takdirde, hakimin jüri üyelerini yiyeceksiz olarak bir odaya kilitleyip avukatlarla birlikte adliyenin bir başka tarafına geçerek masrafları devletten olmak üzere açık büfe yemek yeyip şarap içme yetkisi de vardır. Ebu Talib’e göre, İslami yargılama yöntemlerine yabancı bir meslekle iştigal eden avukatların varlığı, Jüri kurulundan çok daha sıkıntı vericiydi. Ebu Talib, İngiliz hakimlerinin “onurlu, Allah’tan korkan ve avukatların oyunlarına karşı korunmuşâ€ olduklarını teslim eder; buna rağmen, İngiliz hukuki davlarının süresinin uzunluğunun ve yüksek maliyetinin çoğunlukla adaletin talep sahibinden esirgenmesiyle sonuçlandığını ekler. Hatta iyi niyetli hakimler bile, avukatların konuyu karmaşıklaştırmalarına ve tanıkları korkutmalarına izin verebilmektedirler. Yasama ilkelerinin çoğun doğal adaletin icaplarına aykırı düştüğünü ve hatta Allah’tan korkan bir hakimin bu insan yapımı yasayı ihlal etmeden insaflı bir karar veremeyeceğini belirtir.

Bununla birlikte, Avrupa’nın yasa yapım ve yargılama yöntemlerini gözlemleme zahmetine katlananların geneli olumlu yönde etkilenmişlerdir. Hatta, 1826 ila 1831 yılları arasında Paris’te kalan Mısırlı Şeyh Rifa’a, Fransız anayasasının tam metnini tercüme zahmetine bile katlanmıştır.

Şeyh Rifa’a, ekonomik meselelere yansımadığını belirttiği Fransızların eşitlik doktrinine bütünüyle kanmamıştır: “Eşitlik yok. Kendilerinden barış değil de ödünç istendiğinde, geri ödeneceğinden emin oldukları takdirde dostlarını geri çevirmedikleri doğrudur.” Şeyh Rifa’a, Fransızların hakkında şu görüşe yer verip geçer: “Fransızlar cömertlikten çok cimriliğe yakındırlar… gerçekte cömertlik Araplara aittir.” Bununla birlikte, Fransızların yasa önünde eşitlik ilkelerinden etkilenmiştir ki, bu ilke ona göre, “onların yüksek derecede bir adalet temin etmiş olduklarının ve medeni sanatlarda göstermiş oldukları gelişmenin en açık kanıtıdır. Onların eşitlik diye isimlendirdikleri ve elde etmeye çabaladıkları şey, bizim adalet ve eşitlik diye isimlendirdiğimiz şeydir ve bunun nedeni özgürlük kuralının yasa önünde adaletin tesisi anlamına gelmesidir…” Değişmez yasaların varlığından özellikle etkilenmiş olan Şeyh Rifa’a, yasa önünde eşitlik ve özgürlüğün anayasal teminatlarının ve yasa yapacak seçilmiş bir yasa yapıcı meclis koşulunun önemine dikkat çeker.

Müslüman doğudan Avrupa’ya gelen ziyaretçilerin zihinlerini ilk zamanlarda ekonomik gelişmeden bile çok daha büyük bir ölçüde meşgul eden şey, bu son cephe –anayasal ve parlamenter hükümet– oldu. Bu ziyaretçilerin çoğu, Batılı ilerlemenin sırlarını çözmelerini ve Batılı zenginlik ve güçten pay almalarını sağlayacak anahtarı burada bulacaklarını umdular.

MÜSLÜMANLARIN AVRUPA’YI KEŞFİ
Bernard LEWIS

Çeviren, İhsan DURDU
1. Baskı, Mayıs 2000, Sf. 261-266

   

sonraki bölüm4