SCHRÖDİNGER’İN KEDİSİ [KÂBUS] // ALEV ALATLI
- Bünyamin Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 2101 kez okundu
- rastgele...
SCHRÖDİNGER’İN KEDİSİ
(Kuantum Fizikçileri, Sufî Tayfasıyla-Birleşik Cephe!)
SAÇAKLI DEVRİM
1
“2000 yılını henüz kutlamamıştık,” diye anlattı Talip İmre Kadızade, “90’lardaydık, ‘Yarı geçirgen bir ayna al, önüne bir ışık kaynağı, mesela, bir ampul koy,’ dedi Erkâni Keyman, bir gün piposunu özenle doldururken.
‘Aynanın arkasında ampulden neşredecek fotonları algılayacak bir dedektör, dedektöre bağlı bir de silâh olsun. Silâhın namlusunun kuruya kapatılmış bir kediye doğrultulmuş olduğunu düşün. Ampulü yak. Foton aynadan sekmeden geçerse, dedektör silâhı tetikler ve kedi ölür. Foton seker de aynadan geçmezse, kedi sağ kalır.’
‘Evet?’
‘Aynaya yüz foton gelirse, ellisi geçer, ellisi seker diyelim. Soru: Peki, tek bir tane foton gelince ne oluyor? O foton ne yapacak? Ya geçecek aynadan, kedi ölecek ya da sekecek, geçmeyecek, kedi yaşayacak. Ne zaman geçecek ne zaman sekecek? Onu fotona soracaksın.’
‘Keyfine göre mi takılacak yani? Onu mu demek istiyorsun?’
‘Evet. Sen ne yaparsan yap. istersen ampulü güçlendir, fotonların sayısını arttır, istersen azalt. ister beş yüz mumluk, bin beş yüz mumluk ampul kullan, ister renkli ampuller tak. Sonucu kontrol edemiyorsun.’
‘Kedinin şansına kalmış?’
‘Şans değil, bilinmezlik,’ dedi Profesör, ‘Şans, yazı tura atarken. Para hileli değilse, yazı veya tura gelme ihtimalinin yüzde elli olduğunu bilirsin. Schrödinger’in Kedisi’nin meselesi farklı. Işık ampulden bölük bölük geliyor ve aynı anda hem dalga hem de parçacık gibi davranıyor. Fotonun ne zaman ne yapacağını olasılık hesaplarıyla kestiremezsin. Asla bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biri.’
‘Daha çok kısmete benziyor,’ diye mırıldandıydım, ‘O foton, Schrödinger’in Kedisi’nin kısmeti gibi. Geçmeyince geçmiyor işte! Öyle mi? Ne dersin?’
‘Bilmem,’ demişti, ama dudaklarında saklamaya çalıştığı belli belirsiz bir gülücük vardı. ‘Heisenberg, kuantum mekaniğinde bazı şeylerin ilkesel olarak bilinemez olduğunu matematik fırınımda kanıtladı. Fiziğin tanımlamaları bile yüzde yüz değil.”
Bunu duyduğuma ne kadar sevindiğimi anlatamam! âdeta dilim tutulmuştu!
‘Kulaklarıma inanamıyorum,’ dedim, ‘Fiziğin tanımlamalarının bile yüzde yüz olmadığını bir nükleer fizikçiden duyduğuma inanamıyorum! Dostum, bu ‘hem-hem de’ meselesi! ‘Ya o-ya bu’ değil de ‘hem-hem de! ’ Ya parçacık ya dalga değil de, hem parçacık hem de dalga! Bu tam bana göre bir iş! Bayıldım buna!’
‘Fizik, doğrusal sistemleri çözüyor ama gerçek dünyada doğrusal sistem yok,’ diye sürdürdü Erkâni, ‘Şunu şöyle etkilersen, bu sonucu alırsın diye kesin bir şey söyleyemiyoruz. Gerçek dünya doğrusal değil. Doğrusal olmayan sistemlerin başlangıç noktalarında meydana gelen en ufak bir değişiklik beklenmedik sonuçlar doğurabiliyor.’
‘Ben bunu biliyorum!’ diye ellerimi çırpmıştım, ‘Bu kaos paradigması! Ufacık bir kelebeğin kanat çırpmaları belli bir sürt sonra atmosferin durumunu tümüyle değiştirebilir! Söylediğin bu değil mi? Harika! Arşimed’in, ‘Bana bir dayanma noktası gösterin, dünyayı kaldırayım’ lâfını duyduğumdan bu yana hiç bu kadar sevinmemiştim!’
‘İyi bari!’ dediydi dostum. Heyecanımın onu eğlendirmeye başladığım görebiliyordum. Ama iyi bir hocanın yapması gerektiği gibi susuyor, düşüncelerimi toparlayabilmem için bana zaman tanıyordu. Nasıl bir ufuk açtığını elbette bilemezdi.
‘Ya o-ya da bu, değil, hem o-hem de bu’ diyorsun ya, bunu bilmek benim için çok önemli! Bu ne demek biliyor musun? Bu, ‘Güle güle Aristo Efendi!’ demek!’
‘Doğru.’
‘Yahu, ben o adamdan hep nefret ettim, biliyor musun!’ diye patladıydım, ‘Ondan da, onun mantığından da! Ya siyah olacaksın ya da beyaz! Hem siyah hem de beyaz olamazsın! İkisinin ortası yok! Niye yok arkadaşım? Ayol, dünya ‘gri!’ Dünya kırçıl! Aktır-karadır diye ısrar etmenin âlemi ne?’
‘Öyle bir dünya varsaydık da ondan,’ dediydi Erkâni.
‘Kim varsaydı?’
‘Eski Yunan. Demokritus, evreni atomlara ve boşluğa indirgedi. Eflatun, dünyayı doğrular ve üçgenlerle doldurdu. Aristo oturdu siyah-beyaz mantığın kanunlarını yazdı. O gün bugün matematikçiler ve bilim adamları senin ‘kırçıl’ dediğin evreni tarif etmek için o ak-kara kanunları kullanırlar. Aristo mantığının ikili sisteminde gökyüzü ya mavidir ya da mavi değildir. Hem mavidir hem de mavi değildir olmaz. Bir şey, ya doğrudur ya da yanlış. Dijital bilgisayar, 0/1 ikili sisteminde çalışır. Bilim, siyah-beyaz düşüncenin zaferidir.’
‘Bilim’ deyince akan sular duruyordu, içimi çekmiştim, ‘Farkındayım. Farkındayım ama sahici dünyanın böyle olmadığını bi-li-yo-rum! Sahici dünya, kırçıl bir dünya. Görüyorum ki, alsında siyah-beyaz da yok! Karadır dediğin her şeyi, saç, kumaş, gece, gökyüzü, kömür, ne bulursan topla getir, bak bakalım birinin siyahı ötekininkini tutuyor mu! Keza beyaz. Köpük, bulut, elmanın içi, kemik, diş, kar. Beyaz diye bir şey yok, beyazımsı bir şeyler var!’
‘Bu konuda Heisenberg de senin gibi düşünüyor,’ dedi Erkâni, sakin sakin, ‘Bazı şeyler var ki, onlara ilişkin her türlü bilgiyi eksiksiz topladığın durumda bile yüzde yüz doğru karar veremiyorsun.’
“Yani, meselâ, yüzde yüz doğrulukla ‘Bu siyahtır’ diyemiyorsun değil mi?’ diye sormuştum, ‘Heisenberg’in kanıtladı Matematiksel olarak kanıtlandı bu, öyle değil mi?’
‘Kanıtlandı, evet,’ dedi Erkâni, ‘Heisenberg, 1920’leriN sonlarında, fizik kurallarının ancak belirli bir yere kadar doğru olduğunu kanıtladı. Bilim dünyası birbirine girdi.’ ‘Oh, olsun! Canıma değsin!’
Erkâni gülmüştü, ‘İkili sistemin senin gibi muhalifleri hep vardı. Buda, meselâ. Aristo’dan iki yüz yıl önce, Buda, kelimelerin ak-kara dünyasını deldi. Dili bir perde gibi düşünürsen ‘gök mavidir’ cümlesinin göğün rengârenk olan aslını örttüğünü görürsün. Buda, bu perdeyi açtı, arkasındaki dünyanın çelişkilerle dolu olduğunu gördü. Hem mavi hem de mavi olmayan gökyüzü gibi.’
‘Hem parçacık hem de dalga olan foton gibi! Ya o-ya da bu değil, hem o-hem de bu. Uzak Doğu dinlerinde bu anlayışın olduğunu biliyorum. Taoculukta vardır meselâ. Yin-Yang böyle bir şeydir; Tahta ateşi, ateş külü, kül toprağı, toprak madeni yaratır/maden döner toprak olur, tahtayı yaratır/Su ateşi söndürür, ateş madeni eritir, maden tahtayı keser, tahta toprağa karışır, toprak suya karışır/Kadın erkeğe, erkek kadına aktarılır, insan olur.’
‘Ona ‘Yin-Yang denklemi ‘ diyorlar,’ dedi Erkâni, ‘Bugün bilimde geldiğimiz nokta bu. Aristo’ya karşı Buda, ‘Ya o-ya da bu’ya karşı ‘hem o-hem de bu.’ ‘Fuzzy’ positivizm, puslu mantık. Bulanık mantık.’
‘Kırçıl kelimesi sanki daha doğru,’ demiştim, ‘Madem, hem siyahı hem de beyazı kapsıyor, kırçıl sakal gibi. Siyah beyaz kıllar bir arada. Üstelik, gri kimyasal bir bileşimdir, kırçıl fiziksel. Schrödinger’in Kedisi kırçıl. Ne dersin?’
‘Olabilir,’ dedi Erkâni.
İçim içime sığmıyordu! ‘Bu noktaya geldiğinize sahiden çok sevindim!’ diye yineledimdi, ‘Tepkimi abartık bulabilirsin ama ben çok çektim bu ‘gri yok’ anlayışından! Ya kadınsıdır ya erkek! Ya solcusundur ya da sağcı! Ya Müslümansındır ya da kâfir! Ya dost ya da düşman. ‘Hem o hem de buyum ‘ dersen, kafan karışıktır, sağlam ayakkabı değilsindir. Hem iyi bir ressam hem de şair olamazsın meselâ. Birinden birini köreltmen gerekir. Schrödinger’in Kedisi, Türkiye gibi. İnan bana, hem ölü hem de canlı olması beni kaygılandırmıyor! Ölüm bir uç, dirim de öteki uç ise şayet, ortalardaki bir şeyleri yadırgamıyorum. Aynı şekilde, ışığın hem dalga hem parçacık gibi davranıyor olmasını da yadırgamıyorum. Hatta, akla yakın bile geliyor. Benim derdim, siyah-beyaz’la. Sizler hayat memat meselesi ilân ettikçe bilimi, ben buz kesiyorum. Bilim, beni hayata yabancılaştırıyor. Sence de bunda bir bozukluk yok mu? Okulu da bu yüzden bıraktım, biliyor muydun?’ Bilmiyordu.
‘Ben senin psikoloji okuduğunu biliyorum,’ dedi. Ondan önce matematikte olduğumu anlattım. ‘Sürgün gönderilmiştim,’ dedim. Yanlış anlamaması için de ekledim,
“Kötülük olsun diye değil! Kenan Dayım, Osman Amca’nın ‘Gökler ve yerküre arasındaki görünen ve görünmeyen sayısız küçük-büyük âlemleri’ne dair gerçeği öğrenmemi istiyordu. Ben de gittim. Orada önüme çuvallar dolusu yazılı işaretler döktüler. Karekökler, entegraller, alfalar, betalar! Bu garip kulunuz, Taptuk Emre’nin dergâhına odun taşıyan Talip Yunus misali, aylarca ayıkladı, temizledi, istif etti onları! âlemlerin aslını öğreniyorum ya, logaritmayı meselâ, anlamlandırmaya, yaşadığım dünya ile ilişkilendirmeye çabaladım. Beceremeyince, bunaldım, ezildim, isyan ettim! Özgüvenim sarsıldı, gururum kırıldı. Matematikçilere müthiş saygı duyardı dayım. Matematiğin çok büyük bir krallık olduğunu, ona ancak matematiksel sezgi ile ‘kutsanmışların’ -aynen böyle diyordu!- ‘görebilenlerin’ sahip olabileceğini söylerdi.’
‘Orası öyle,’ dediydi Erkâni, ‘Abdal’ dersiniz, değil mi. ‘abdal’ ya da ‘ebdal,’ derviş, ermiş, nuraniyyet kazanmış anlamında. Büyük matematikçiler böyledir. Abartmıyorum. Ermişler, cezbe ve vecd haline girer, duyular âleminin dışına çıkarlar ya, büyük matematikçiler de öyledir. Bilim aşkıyla kendilerinden geçerler. Çevreleriyle ilişkileri tamamen kesilir. Kurt Gödel meselâ, kulaklarına pamuk tıkaçları takılı gezerdi. Büyük Rus matematikçisi Andrei Kolmogorov, çocuklarda matematik yeteneğinin belirmesi ile birlikte normal psikolojik gelişimin durduğunu söyler. Kolmogorov’a göre kendi zekâ yaşı on iki’de kalmış. Ünlü rakibi, Sovyet Bilimler Akademisi’nin en güçlü, en korkulan üyesi İvan Vinogradov da sekiz yaşındaymış. ‘Bu, küçük erkek çocukların kelebeklerin kanatlarını koparttıkları, kedilerin kuyruklarına teneke bağladıkları yaştır’ dermiş.’
‘Ona bakarsan, Freud da matematikçilerin saplantılı nevrotikler olduklarım söyler,’ demiştim, ‘Matematik yeteneği libidonun gelişimini anal-sadistik aşamada durdurur, adamlar orada takılıp kalırlarmış. Aşırı düzenlilik, tutumluluk, düşgücünden yoksunluk, tekdüzelik, inatçılık matematikçiler için çok yararlı hatta olmazsa olmaz kişilik özellikleriymiş. Bunlar, matematiği ve matematiksel düşünceyi olabildiğince yalın, olabildiğince düzenli kılmak için şart olan psikolojik yapının unsurlarıdır diyor. Ancak böyle insanlar matematiği kesin olarak tanımlanmış çıkarsama kurallarına, aksiyomlara oturtabilir, o bezdirici uzun işlem zincirlerini bıkmadan usanmadan sürdürebilirlermiş.’
‘Bakıyorum, sen bayağı incelemişsin!’ dediydi.
‘Matematiği kıvıramayıp, üstüne üstlük bir de depresyona girince mecburen inceledim,’ dedim, ‘Neyim var benim, neden yapamıyorum diye. Kendimi kesinlikten yoksun bir evrende belirgin bir yapı arayan acınası bir ahmak gibi hissediyordum. Matematikte olduğumu öğrenenlerin ‘Oooo! Profesör!’ alayları da cabası!’
‘Einstein’in bir sözü var,’ dedi Erkâni, “Matematik kanunları, gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında gerçeği yansıtmazlar.” Ayağım yerden kesildiydi!
‘Bir daha söyle şunu!’
‘Matematik kanunları, gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında da gerçeği yansıtmazlar.’
‘Ah, ama bu çok kötü bir kazık!’ diye haykırmıştım, ‘Ama bu sahiden çok kötü bir kazık! Ben onca yıl fen bilimleri mutlak doğrular diye debeleneyim, sen şimdi kalk bana Einstein’in da saçaklı olduğunu söyle!’
‘Einstein, olasılıktan rahatsızdı,’ dedi Erkâni, ‘Dindar bir adamdı. ‘Tanrı, zar atmaz’ derken onu söylüyor. Matematiğin dünyası, tarif ettiği dünyaya uymaz. Matematik dünyası sahici dünyadan farklıdır. Birisi yapay, ötekisi sahici. Birisi cetvelle çizilmiş gibi düzgün, ötekisi dağınık, puslu.’
‘Fuzzy! Saçaklı! Sahici dünya saçaklı demek istiyorsun!’
‘Öyle olsun!’ dedi dostum. Böylece, çokdeğişkenli, multivalued, ‘Fuzzy Mantık,’ Türkçe’ye ‘Saçaklı Mantık’ olarak girdi.
‘Buna, ‘uyumsuzluk problemi’ deniyor,’ diye sürdürdüydü Erkâni, ‘Dünya kırçıl, bilim siyah-beyaz. Gerçek dünya saçaklı, bilim tertipli, düzenli. Gerçek, bunların arasında bir yerde. Kırçıl bir dünyayı anlatmak için içinde kırçıl kelime olmayan bir dili kullanıyoruz. Sorun burada. Bunca yıldan sonra hâlâ Aristo’dan emir alıyoruz.’
‘Ah, keşke bilim dünyasında kırçıl durumların kabul gördüğünü bilseydim veya Einstein’in bu sözünü birisi bana çıtlatsaydı!’ diye inledim âdeta, ‘Ayardım herhalde! Herhalde ayardım!’
‘Kırçılı kabul ettirmek öyle kolay değil,’ dedi Erkâni, “Saçaklı Mantık, bilimin kokainidir’ diye karşı çıkanlar var. Kalman filtresi dediğimiz uygulamayı bulan adam meselâ - Kalman filtresi olmasa uzayda uyduları kaybederiz, füzeler hedefi bulamazlar, o kadar önemlidir - Kalman, bilim disiplin, sabır, sahih düşünce gerektirir, saçaklı düşünce oynaklıktır, bilimin ahım ovar diye karşı çıkıyor. ‘Saçaklı Mantık, başımıza onca deri açan dağınık düşünceyi geri getirir’ diyorlar.’
İslâmiyetle ilişkisini kurmam da o zaman. ‘Fuzzy mantık, sünnet değil, yani!’ demiştim, ‘Bizim müfrit Kadızadeler gibi, “tarak ve kaşık istimali de bi’dattır, parmaklar tarak, eller kaşık yapılsın!’ diyor adam! Papaz! Yobaz bilim papazı!’
‘Onu bilmem,’ dediydi Erkâni, ‘Ama bilim adamı olmak, güç, özveri, kararlılık isteyen bir çabadır. Kalman, üstesinden gelmiş olmakla ayrıca haklı olarak gurur duyar.’
İlgili linkler
>> ALEV ALATLI [biyografi]
>> İŞKENCECİ








Vakit geçirmeden...
Hayatımda ilk kez Türkçe düşünen ve yazdıklarıyla Türkiye gerçeğini anı anına ortaya seren, ülkemizin siyasi, sosyoloji, folklorik ve gerek örfi gerekse şeri yönlerini bunca güzel tanımlayan, izini süren ve gün yüzüne çıkaran, aydını aydınlatan birine en sonunda rast geldim. Geç kaldım mı? Elbette geç kaldım; ama biz bu ülkede nelere geç kalmıyoruz ki? Ne mutlu bulanlara, ne mutlu yaşayanlara, ne mutlu yaşamak ve yaşatmak isteyenlere...
Alev Alatlı’nın gördüğü Kâbus, esasında Türkiye’de yaşayan herkesin gördüğü kâbus; fakat nutkumuz öyle tutulmuş kalmış ki neyi, nasıl yaşadığımızın ayrımına varamamaya, yarattığımız ya da içine sıkıştırıldığımız kalıpların dışına çıkamadan ve hatta çıkmayı düşünmeden yaşadığımız mağarada rahat rahat otururken bizi dürten, bize nasıl yaşadığımızı anlatmaya çalışan ve gerek çağdaşımız olduğu gerekse hâlâ yaşadığı için şükretmemiz gereken bu dehânın anlattıklarına kulak kabartmalı ve anlayış süzgecimizi onun gördükleri çerçevesinde bilmeli ve Alev Alatlı’ya vâkıf olmalıyız.
Alev Alatlı’dan epey bir zaman önce haberdâr olmama rağmen Schrödinger’in Kedisi [Kâbus]’nu yetmemişliğimin sonucu, ancak okuyabildim. Cahilliğimi bağışlayın; ama Cemil Meriç ’ten sonra ilk kez bir Türk aydınının kitaplarının tamamının kitaplığımda bulunmasına ihtiyaç duydum.
Schrödinger’in Kedisi [Kâbus] Alev Alatlı’nın resmi web sitesindeki (alevalatli.com) tanıtımı aşağıdadır.
Önünü açmak isteyen, anlamaya çalışan ve anlamı arayanın kesinlikle okumasını önerdiğim bu kitap hakkında söyleyeceğimiz son söz:
Vakit geçirmeden alın! Okuyun...
* * *
2020’li yıllar… Postnişinde Yüce Pir’in oturduğu Yeni Dünya Düzeni tarikatı iktidarını hızla güçlendirmektedir. Tarikatı oluşturan vasıl, salik, mürid ve talipler, “Son Hakikat†dedikleri dünya görüşlerini gezegenin bütününe tabliğ etmekle yükümlüdürler. Dünya halkları ya “Teklemiş Varoluşâ€ta eriyecekler ya da genleri yok edilmek suretiyle mutlak bir biyolojik ölümle karşı karşıya bırakılan Sömürülmezlere’in ve Lanetliler’in kaderini paylaşacaklardır. POSTMODERN FAŞİZM, Tek bir dünya, tek bir devlet, tek bir bayrak!†sloganıyla özetlenen çağdaş değerlerini, evrensel medyanın tüm olanaklarını kullanarak dayatır. YÜCE PİR’in KUTSAL KOALİSYONU ile baş edebilecek tek bir güç vardır: Schrödinger’in Kedisi. Erwin Schrödinger’in kedisi, yeni fiziğin maskotudur. Aynı anda ölü ve diri olabilmek gibi akıl almaz bir bilimsel gerçekliği temsil eden Schrödinger’in Kedisi, YÜCE PİR’in ve onun KUTSAL KOALİSYON’unun önündeki tek engeldir. Buna karşın, SCHRÖDİNGER’İN KEDİSİ bir bilim-kurgu romanı değildir. Tersine, 1950-2035 yılları arasında yaşayan Çankırı doğumlu psikoterapist İmre Kadızade’nin yıldızların İblis’i recmetmekte kullanılan taşlar olarak göründüklerini bir ortamdan, 21. Yüzyıla, yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa uzanan zihinsel cenklerinin hikâyesidir.
“Alev Alatlı’nın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı dev romanı, ülkemiz edebiyatındaki ilk çaplı “ANTİ-ÜTOPYA’ özelliğini altını çizdirecek bir tonlamayla okurun ve düşünebilen Türk insanının ilgisine sunuluyor. Bir gerilim romanının tempo ve heyecanını bir an bile elden kaçırmadan, ülke olarak neden ön-insanlar aşamasında kaldığımızın çözümlemelerini yapıyor, acımasız gerçekleri birer tokat gibi yüzümüze çarpıyor… SCHRÖDİNGER’İN KEDİSİ’ni tokat yemekten bitap düşmüş, yenik fakat dersler almış bir insanın bilgeleşmiş, külçeleşmiş, felsefeyle kutsanmış ağırbaşlılığıyla bir kenara bırakırken, kendi yaşamınız ve ülkenin acınacak hali üzerine bin bir ant içerek yeni günlerinize başlıyorsunuz. 20. yüzyılın acılarla dolu yaşamında yer almış her Türk aydınının muhakkak okunması gereken görkemli bir yapıt, SCHRÖDİNGER’İN KEDİSİ.â€
gerçek bir aydın
est. Bünyamin bey cahillik demişsiniz, lakin çok da doğru bir tespitte bulunmuşsunuz.Çünkü Alev Alatlı' nın eserlerinde sadece Türkiye' yi görmüyoruz tüm dünyayı görüyoruz. geniş persfektiflerde analiz yapabilecek bilgi birikimine haiz ender şahsiyetlerden biri. Ne yazık ki çoğu insanın onu tanıması isminden öteye gitmiyor, bu hususta endişem ikinci bir Cemil Meriç vak'asının yaşanmasıdır.Gerçi Alev hanımın bunu pek de endişe normlarında ele aldığını da düşünmüyorum ya, neyse...
sürekli okuyan, araştıran, anlamaya çalışan bir aydın. Edward said' in yakın geçmiş ve günümüz aydınları için çizdiği liberal aydın portresinden - bir olay, bir durum karşısında sadece iyiyi ve de kötüyü gösteren, yol gösterme yetisi olmayan aydın - çok daha farklı, gerçek bir aydın, kanaatimce kendisi.
sizin de dediğiniz gibi, vakit geçirmeden okunmalı! , kesinlikle.
kabus
Alev Alatlı Kabus'uyla hayatımda çok önemli bir yere sahip.İçinde bulunduğum çıkmazı Kabus'la aşmıştım.Kuantum fiziğini anlamam çok uzakken,çevremdeki bir çok kimse kuantum felsefesini de yanlış anladığımı söyledi.Ancak ben hayatımda ilk defa yanlışımı,kabullenmeme rağmen, düzeltmek istemedim.Çünkü,Alatlı'nın sunduğu felsefe kuantumun en şefkatli haliydi.O yumuşak yastıklara gömülüp kalmak varken hayatın keskin gerçekleriyle didişmek de niyeydi?Newton fiziği bize sunduğu 'ben doğruyum' öğretisiyle 'öteki'nin doğruluk ihtimalini gözardı ederken;kuantum fiziği 'herkes doğru'yla elimizde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilecek hiç bir kriter bırakmadı.Bu ikisinin bir ortası var mı bilmiyorum ama ben ikincisini seçtim belki daha az can yakar diye...