TÜRKİYE: ASYA’NIN BATISI-AVRUPA’NIN DOĞUSU

Kategoriler:

Türklerin Asya’dan gelip, önce İslam’la ardından Avrupa’yla tanışalı kendini bulma arayışı sürüyor. Esasen Türkler gibi göçebe kavimlerin arayışı hiç bitmez. Çünkü durağan değillerdir. Orta Asya’dan çıkıp İslam dinini seçtikten sonra önce mevcut Arap- Fars kültürüyle etkileşime girmiş, ardından gelen Moğol istilası ve haçlı seferleri ile sendelemiştir. Gittiği bir çok yeri kalıcı vatan olarak seçmemiş, son olarak Anadolu’yu son konaklama yeri olarak vatan edinmiştir. Bunda bölgenin Türkler aracılığıyla İslamlaşmasının rolü büyüktür. Türk kültürüne ek olarak Arap- Fars kültürü, Moğol askeri düzeni, İslam düşüncesi ve geleneksel kültürü, Bizans- Roma mirasını da alıp harmanlayarak yeni bir yapı oluşturmaya çalışmıştır. İstanbul- Bizans ile önce komşuluk ardından gerçekleşen fetih ile bölgede güçlü bir etkileşim ve hakimiyet oluşturmuştur. Bu kültürel- sosyal- toplumsal zenginlik ile 3 kıtada farklı ırk ve dinleri barındıran topraklarda “ Osmanlı barışı” olarak da nitelendirilen 600 yıllık dönem yaşanmıştır. Canlı olan her şey de olduğu gibi devletlerde etki ve yeterliliklerini yitirirler. Osmanlı imparatorluğu da etki ve yeterliliğini yitirirken aydınlar ve yöneticiler bundan sonrasının ne olması gerektiği noktasında arayışlara girdiler.

Cumhuriyet tecrübesinde hakim elitler seçimi batıdan yana kullanırken, toplumsal- kültürel gerçekler böylesi tek seçeneğin ne denli Türkiye’ye dar geldiğini ortaya koyacaktı. Cumhuriyet dönemi doğu- batı, sağ- sol, laik- islamcı gibi keskin, sınırlı, siyah- beyaz tercihlerin Türkiye’de yarattığı bunalımlar, çatışmalar ve çelişkilerle geçiyor. Henüz nerede durduğumuz, ne olacağımız, neyi seçeceğimiz konusunda müttefik görüş ortaya konulabilmiş değil. Çok parçalı, herkesin kendine göre bir Türkiye tasavvurunu diğerine dayatmasıyla zaman geçip gidiyor ve tabii fırsatlarda… Bu tercihin belirlenmesinde derin milletin ruhu iyi okunabilse iş çok kolaylaşacak ancak bu Türkiye’de yapılacak en son şey gibi gözüküyor.

Nerede duruyoruz? Durduğumuz noktayı yeniden gözden geçirelim. Coğrafya medeniyetleri şekillendiren temel etkenlerdendir. Türkiye dünyaya yön vermiş bütün medeniyetlerin tam merkezindedir: Mezopotamya, Mısır, Yunan, Roma, İslam, Fars, Hint, Çin. Tüm medeniyetlerin miraslarıyla doğrudan ve dolaylı bir etkileşim mevcuttur. Doğudan- batıya, kuzeyden- güneye geçişlerdeki kavşak noktasındadır. Bu kavşakta tüm fikirler, ideolojiler, dinler, yaşam biçimleri buluşmakta ve etkileşmektedir. Tekliğin değil çoğulluğun hakim olduğu dünyada, tek rengi, tek ideolojiyi dayatmaya çalışanlara karşı bu çoğulluğun, zenginliğin harmanlandığı yeni bir teklif sunulamaz mı?

Asya’dan bakınca batıda, Avrupa’dan bakınca doğudayız. Bu sadece yönlerle ilgili durum değil medeniyetlerle ilgili bir gösterge olarak durumu çok iyi tarif ediyor.

Yapı, anlayış, bilinç olarak Avrupa’nın doğusundadır. Henüz bütünleşememiş, uzağında, kenarındadır. Çağdaş uygarlığı batı düzeyinde ele alacak olursak, Avrupa ülkeleri içinde Avrupa’ya en yabancı ülkedir. Avrupa ile yüzyıllardır devam eden etkileşimi sürmekte ama Avrupa her yönden bütünleşememiştir. Hem toplu hem devlet yapısı itibariyle bu kararsızlık devam etmektedir. Batı her ne kadar tümüyle tek yaşanabilir medeniyet düzeyi olarak algılanmasa da insanlık tecrübesinin ulaştığı önemli noktalardan birindedir. Ve Türkiye henüz doğulu tabiatıyla bu sürece nüfuz edebilmiş, anlayabilmiş, sorgulayabilmiş ve aşabilmiş değildir.

Asya’nın batısındadır. Asya geçmişte ulaştığı parlak medeniyet zirvelerinden çok geride olarak, süreç içerisinde sürekliliği ve yenilenmeyi sağlayamadığı için akışa intibak edebilmiş değildir. Asya ülkeleri içinde batı ile yüzleşen, bazen çatışan, bazen işbirliğine giren batıyı kültürel- sosyal- toplumsal- ekonomik mirasını alabilmiş ve bunu bağımsız kimliğiyle başarabilmiş tek Asya ülkesidir. Daryuş Sehagean deyimiyle ‘ne şu, ne bu’ psikolojisiyle yaşıyor ve tam olarak hiçbir yere ait olamıyoruz. Türkiye bu çelişkiyi 250 yıldır yaşamakta ve bundan edindiği tecrübelerle aşmaya en yakın ülkelerden biridir.

Türkler doğudan gelirken taşıdıkları Hint, Çin mirası ile bulunduğu coğrafyadaki medeniyetlerle etkileşim içinde bir model oluşturdular. Bu modelleme dış teklif ve dayatmalarla değil bizzat kendi içi dinamizmi ile oluşturuldu. Dünyanın özlediği barış ortamı için canlı bir örneklik olan “Osmanlı barışı” bu anlayışla oluşturulabildi. Aydın İsrael Shamer son makalesinde “Ey Osmanlı Geri Gel” diyerek kendisini olmasa bile ruhunu tekrar tarih sahnesine çağırıyor. Dünya Osmanlı- Türk- İslam- Batı- Doğu mirası ile kendini diriltecek, yeniden yorumlayacak, üretecek, zenginleştirecek beyinler arıyor. Artık Osmanlı’nın son dönemde ortaya çıkan ve cumhuriyetle artan yok edilme, sürgün korkularını üzerimizden atmalıyız. Yaşamak için bir vatan bulduk ancak düşüncelerimiz için henüz yurt bulamadık. Bu yurtsuzluğumuz bakalım ne zaman bitecek. Yaşadığımız, yaşayacağımız ve yok edilemeyeceğimizin farkına varmalıyız. Güçlü olduğumuza inancımızın tam olması gerekir. Komplocu düşünce teorileriyle ancak korku üretiriz, umut değil…

bu coğrafya

bu konuda o kadar çok mücadele etmek gerekiyor ki!!!
insan kendini aciz hissediyor. ''yaşamak için vatan bulduk ama düşüncelerimiz için henüz yurt bulamdık''
neler değişmeli diye düşünüyorumda aklıma onlarca şık geliyor.