BİR NESİL KAYIYOR

Kategoriler:

İmparatorluğun taçlı zaferlerden zelilane mağlubiyetlere uğraması ve merdane meydan okuyan haykırışların yerini düşmandan kaçarken savrulan figanlara bırakmasıyla başladı bu topraklarda arayış. Mağrur ecdadımız şoke olmuştu. O meşum Viyana bozgunu ve arkasından gelen haşmetin daha bir acılık kattığı ricatlar imparatorluğu divane etti. Zayıflığa düşmüştü, mağlubiyetlere, ummadığıyla, beklemediğiyle ve en ters şeyle karşılaşmıştı Devlet-i Aliye. Hala kan damlayan kılıçlara ne olmuştu, niye kesmiyorlardı eskisi gibi. Niye havada yılanvari sesler çıkarmıyorlardı. Bu kırılmaları, kesmemeleri, eğilmeleri ve kırılmaları nedendi. Alev saçan çelikler nasıl böyle kararmıştı. Ya o bilekler. Güçlü, kaslı ve imanlı bilekler. Zaferlerle münakkaş ve düğmeli kızıl bilekler. Onlara ne olmuştu. Niye kesemez olmuşlardı. O kudret nereye gitmişti. Ya kuvvet, sertlik, coşku ve heyecan. Nesiller tembelliklerini, zaaflarını ve hastalıklarını birbirlerine tevarüs mü etmişlerdi. Genler haşmeti kıskandılar mı? Babil’in asma bahçelerinde oluşan bu çöle sebep neydi? Bahar nasıl hazana inkılap etmişti. Ya Rab bu asumani bir afet miydi?

Bu halden sonra şah-ı zamanlarda zayıfların tavrı görülmeye başlandı: Arayış. Biçarelerin işi. Halas arayanların umut ve teselli için umdukları; arayış. Acılığına rağmen vazgeçilmeyen ızdıraplı arayış. Mağlubiyetin mührü; arayış. Mağrurlar ve hasmını küçümseyenler ve Roma’nın kalıntılarını tarihe gömüp imparatorluklar zincirine kendi halkasını takan Roma’nın varisi arayışa düşmüştü.


İki tarihi vaka var, ibretamiz. Garip ve üzerlerinde tragedyalar yazılacak kadar trajik. Biri herkesin okuması gerektiğine inandığım Kızılderililerin uğradıkları gadri, son ve en hazin hallerini anlatan Kalbimi Vatanıma Gömün adlı kitapta geçiyor. Kızılderililer bir harbe gitmeden önce bir dans yaparlar. Ve o harbi kazanırlar. Zaferi dansın uğruna verirler. Ve dans başlar Amerika’nın bakir bozkır, bahçe ve steplerinde. Ayaklar hışımla yere vurulur. Eller umutla çarpılır. Hançereler en güzel sesi ovalara ve dağlara yaymak için çabalarlar. Belki zaferin giden elması geri gelir. Belki zafer seslerine gelir. Dans vardır ovada. Dağda, step ve bozkırlarda. Eller çırpılır. En güzel şarkılar söylenir. Durmazlar. Zaferlerin hasretkeşleri son güçlerine kadar dans ederler. Ama zafer gelmez. Gitmiştir bir kere ve gitti mi kolay kolay gelmez. Darıldı mı gelmesi çok zaman alır. O dans farklıydı. Güzel günleri hoyrat eller tarafından hoyratça kesilen bir neslin son umut çırpınışlarıydı. Büyük umudun sarhoş ettiği bir neslin son ümit kırıntılarının hayat verdiği son hayat dirilişiydi. Onun bitimiyle her şey bitti. O dans adeta çıkan ruhun bedene verdiği son bir hareketti. Aşkla, heyecanla ve güzel günleri gözlerinin önüne getirerek ettikleri son coşkulu ve umutlu dansları oldu. Ondan sonra bütün dansları ağırlaştı ve artık danslarında sadece ağıt söylüyorlar.

Umuttan anlamsızlığı görülmeyen buna benzer bir hal Osmanlı’da da yaşanmış. Daha zaferlerin umulduğu bir çağ. Gerileme başlamış yalnız eski kudretin tekrar kazanılacağı inancı henüz kaybedilmemiş. Garp hala eskisi gibi görülüyor. Sevgili mertebesine yükseltilmemiş. Nereden nasıl gelip halkın bilincine yerleştiği bilinmez, ‘Kur’an okumanın eski haşmetli günleri geri getirmede faydası olacağına’ inanılmış. Ve sesler yükselmiş saraydan. Hafızlar içten yanık sesleriyle okumuşlar. Bıkmadan ve durmadan. Vazifeliler tayin edilmiş. ‘Bu mübarek ses hiç susmasın’’ denilmiş. Okutulmuş da okutulmuş. Bir mübarek ses yükselmiş hep saraydan. Ama bunun bir serap olduğu tez anlaşılmış. Sünnetüllah var. İnsana ancak çalıştığı kadar var. Savaş kılıçla kazanılır. Orduyla, ittifakla, direnmekle. Dans; aslında o ağıttan üstünü başını parçalamaktı. Yalnız gönüller kör olduğundan hissedilmiyordu. Kıraat, o aslında bir hastanın başında okunan Yasin-i Şerif’ti. Görenler görüyordu.


Büyük mağlubiyetten sonra yenilgi sarhoşları, en olmadık şeyi yaptılar. Kılıçla onlara doğru gelenlere aşık oldular. Zehir veren elden devayı istediler. Verildi onlara ama yine zehir fakat şerbet içinde.”Tatlıdır” dediler. “Güzeldir.” Birbirlerine ikram etiler ve tam öldüler. Hain doktorun istediği oldu. Zehir tesirini gösterdi. Divaneler şişeyi dibine kadar içmişti. Ve zehirciler baktılar bu iş şişe işi değil. Nehir akıttılar isteyen beldeye. Lağımlarının mecrasını divanelere çevirdiler. Ne de olsa nehrin suyunu bekleyenler meshur olmuşlardı. Gerçeği ve doğruyu görecek halleri yoktu. Ve iş zehircilerin istedikleri gibi oldu.

Gençler bana bunları hatırlattı. Görünce şaşırtan gençler. Ortaokul ve liseye giden sıcak kanlı hisleri fikirlerine galip coşkunlar. Ömürlerinin baharını istikballerini karartacak bir hazan oluşturmak için ellerinden geleni yapanlar.

Son çeyrek asırda zehir barajı taştı. Bentlerini yıktı. Sel olarak bu topraklarda simsiyah bir iz bırakarak ilerliyor. İçenlerin hal ve istikballerini karartarak yol alıyor.

Gençlerin hallerini tam anlamak için mekanlarına gitmek gerek. Orada gerçekten hazin bir manzara var. En hafifi küçük yaştakilerin -kız ve erkek- sigara içmeleri. Cinsel sömürü kahrettirecek kadar var. Hoyrat hayasızların acımasız ellerinin o özelliklerini görmüyor yeni yeni bilinçlenen sonradan kayıp diye nitelenecek olan nesil.

O sele muadil duru bir sel akıtmak gerek halas için.

Osmanlı ne zaman Batı

Osmanlı ne zaman Batı özentisiyle kavruldu, ne zaman İslamdan uzaklaşarak adımlar attı, işte o zaman Allah'ın yardımı uzaklaştı.O'ndan medet umanlar, artık bahsettiğiniz sevgiliden (Batıdan) medet ummaya başladılar.Ama olmadı.Yardım eli bizim bildiğimiz yardım eli değildi.Rabbi'n yardımı değildi.Çıkarcıt-ydı ve alışık değildi bu millet.Hasılı alıştı...Çok alıştı hem de..Körü körüne bağlandı hatta, o zehirleri ondandır kana kana içmesi...Yazık hala laiklik kavgasıdır dönüyor..Sonumuz hayır olsun...

tehlikenin tespiti

evet farkında oluşunuz üzre osmanlının neden batıda hüsrana uğradı gerçeği doğru ve burda benm sze bi kaç hulakada bulunup gerçekleri farklı yönlere çekme çabam değilde sadece dile getirişim olucak..öncelikle; batının değiştrlmeye çalışılan kültürünün verdiği savaş osmanlının alışık olmadığından değil dünyanın bi dengesi olarak mahlup olmaya yüz tutmuştu( yugoslavyadaki cami nn bara cevrilme hikayesi gbi). osmanlı dunyanın hakimi olabilrdi ama ozaman dunyann dengesi değişrdi işte buna alışmak kolay değildi..keşke alışsaydık demek geçiyo belki içinzde,,lakin halen dunyanın en değerli toprakları üzerindeyiz..gün gelicek osmanlının o muhteşem dönemi tekrardan şahlancak bu topraklarda..gel gelelim tezinizin en can alıcı noktasına,laiklik kavgası işte bu noktada üzerimze düşünleri yapmak ve tepkimizi gönüllerimzde canlandırıp islamiyete daha da yakın olmalıyız..laiklik kişisel bi tabir değil,,devlet adına varolmasını istenen bi kavram,,dunyada bu boyle,,lakin bzm ülkemizde laiklik insanlığa yüklenmekte kişilğe vurgu yapılmakta..laik insan olmaz,,laik devlet olur,,bz ne laik devlet neden laik insan olabilirz..buda ancak gönüllerimzde beslediğimz islamiyeti besleyerek olur,ibadetimizle...
cumhuriyet gazetesinin reklamı;tehlikenin farkındamısınız?halkmz tehlikenn farkında olduğunu gösterdi..
Allah yar ve yardımcınız olsun...

gençlik kaous: popülerizm

Batı'yı toptan reddetmek de yanlış. M.Akif bu konudaki sınırı Batı'nın ilm ve teknolojisini almak olarak belirlemiş ve sürekli II.Dünya Savaşı'ndan sonra hızla toparlanan Japonya'yı örmek olarak sayfalarına taşımıştır. Oysa ki "popülerizm" adlı büyük bir kasırga, zaten kapıları açık bırakılan ülkemize heryerden girdi; "lehve'l hadis" üretim merkezleri çoğaldı.

Bir nesil kayıyor...

Asım'ın nesli'nden uzak, Büyük Doğu'dan habersiz, Diriliş'ten mahrum bir şekilde kayıyor. Necip Fazıl Türk'ü madde planında kurtardıktan sonra mana ikliminde mahvolduğunu söylemektedir Gençliğe Hitabesi'nde.

Mankurtlaştırılmış kalabalığın diriltici bir dinanizme kavuşması çok zor. Ancak değil mi Hak geldi, Batıl zail oldu; ve olmaya da mahkumdur. Yeter ki Hakk'ı gözeten ve savunan kalemler, vicdanlar ve yürekler nefes alsın.

İçli ve özlü yazınız için teşekkürler...