YAPRAKLAR
- Afşin SELİM yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 812 kez okundu
- rastgele...
Bu şehirdeki park beni bekliyor. Gitmeliyim. Tabiat ile konuşmalıyım. Yeşilliğin tonlarını görmeliyim. Seyretmeliyim. Daha sonra duymalıyım yaprakların sesini... Bu yapraklar kime ses veriyor? Ne diyorlar? Bilmeliyim... Bu rüzgarlar kim için esiyor, öğrenmeliyim...
Yoksa bu park yalnızca hafta sonları “gelin bana, görün beni, anlayın halimden...” diyenlerin mi... Yoksa bu park, bu yetim kalmış tabiat zamansız ziyaretçilerin mi... Bu parkın zamansız ziyaretçisi olmak istiyorum! Köşe bucak kaçarak, insanlardan uzaklaşarak, tabiata sığınarak, bütün sırlarımı ve anlatmak isteyip de anlatamadıklarımı bin kez, milyon kez anlatarak, onun yanına gitmeliyim. Bende bir ağaç edineyim kendime. Benim olsun o ağaç. Ben de oturayım altında. Kıskana kıskana seyretmeliyim bu ağacı. Dertleşmeliyiz. Gevezeliğin dibine vurup, birbirimizden bıkarcasına birbirimizin olmalıyız... Biz yalnız değiliz!
Şehrin tam ortasında, bir canavara karşı yem gibi beklemek... Caddenin yanında. Bir tarafta dört tekerlek gidiş gelişleri, egsoza boğulan bu şehir, bir tarafta rüzgarın hışmına uğrayarak dalından kopmamak için binbir mücadeleyle ağacına sarılmış yapraklar... Ağlıyorlar mı? Yoksa bu dallardan, bu ağaçlardan kopmak mı istemiyorlar? Rüzgarın bu hışmında, yaprakların çıkardıkları bu tuhaf ses, yaprakların bir isyanı mı? İnsanlara duyurmak istedikleri bir şeyler mi var... İşte bunun derdiyle gidiyorum ağacımın yanına. Ne oluyor orada? Neyin telaşında bu yapraklar? Rüzgarın hışmına uğrayan bu yapraklar karşısında, beynimin içinde esen fırtınaları sentezleyebilir miyim olan bitenle...
Bu yapraklar, bu rüzgarların sayesinde, bu ağaçlarla çılgınca sevişiyor mu... Bize hep kötü düşünmeyi öğretenler, iyi olanı düşünmeyi neden öğretmediler? Evet, belki de bu yapraklar bu ağaçlarla çılgınca sevişiyor. Ve belki de bu rüzgarlar güzel olanın hizmetkarlığı için çalışıyor. Bu rüzgarlara, bu yapraklara, bu ağaçlara düşmanlık neden? Onlar birbirlerini tamamlamıyorlar mı? Sanki birbirleri için varlar. Hissediyorum. Tamamlıyorlar birbirlerini...
Mevsimler... Mevsimlerle arası nasıl bu ağaçların, yaprakların... Belki de azılı bir sonbahar düşmanıdır bu yapraklar... Bu yapraklar her sonbahar mevsimi neden dökülür? Acı bir yan mı hatırlatırlar bize? Yoksa bu ağaçlara özlemi ve hasreti mi hatırlatmak isterler... Ağaçlar, şu sonbahar mevsiminde yitirdikleri yaprakların gidişiyle yalnız kaldıklarını mı düşünür... Belki de üzülüyorlardır. Belki de rüzgarların hışmını dahi arıyorlardır. Hadi diyelim ki, rüzgarla bir kavga veriyor bu ağaçlar... Sonbahar neden bu kadar gaddar olabiliyor? Ağaçlar için ve aslında yapraklar için bir katil mi sonbahar? Şimdi dibinde oturduğum ağacı bir kaç ay sonra çırılçıplak görmek, bu ağaçla beni hüngür hüngür ağlatacak mı... Evet. Ağlayacağım. Yapraklar gözükmüyor bile... Yerlerde bile değiller. Rüzgarlar almış kaçırmış onları. Bu ağaçların yanında kalmalarından dahi kıskanmışlar. Hem sonbahar hem de şu rüzgarlar üzerine üzerine geliyor bu ağaçların ve yaprakların... Anlamaya çalışıyorum onları. Aslında beraber oturup ağlıyoruz...
Birbirine sıkı sıkıya sarılmış, sevgili bir çift geçiyor bu parkın içinden... Gözüken o ki çok mutlular. Bu mutlulukları sanki bu şehirden uzaklaşıp, tabiatın bu güzelliğine kendilerini bırakmalarından geliyor... Eminim ki öyledir. İkisinin de gözleri ağaçlara ilişiyor. "Dinle" diyor genç adam genç hanımefendiye... “Dinle yaprakları...” Evet, burası onları ayrı bir dünyanın içine çekiyor. Kendi dünyalarındalar şimdi. Ağaçlar, yapraklar ve mutlu sevgililer...
İhtiyar bir adam çömelip oturuyor bir ağacın dibine... Üstü başı dağınık, saçı sakalı birbirine karışmış bu adamda kim? Anlaşılan o da bu parkın zamansız ziyaretçilerinden... Yakıyor sigarasını. Dalıp gidiyor gökyüzüne doğru... Ne düşünüyor? Hangi diyarlarda, kimlerle beraber şimdi...
Bir kadın ve küçük bir erkek çocuk görüyorum. Anne evlat ilişkisindeler. Bu küçük çocuk sağa sola saldırıyor. Mutluluktan deli olmuş. Bu mutluluğu gören annesinin yüzünde tertemiz bir tebessüm beliriyor. Gökyüzünden inmiş melek gibiler... Mutlular...
Bir uğultu duyuyorum bu parkın içinde. Ama yanı başımda ağaçlar ve yapraklar... Bir musiki dinliyorum sanki onları. Bir kaç yaprak kalmış şu ağaçta. Terk etmek istemiyorlar. Çırpınıyorlar. Yerlerde sonbaharın gelişiyle dökülen yaprakların hazin hali geliyor aklıma. Bir o yana, bir bu yana savrulup duruyorlar. Şimdi kim anlar onların halinden? Kim ağlar onlar için... İnsanoğlu şimdilerde düşene bir tekme daha vuruyor sanki. Bırakmışlar onları kaderlerine. Ve hatta bu insanlar sanki ayrı bir nefret duymaya başlamış dökülen bu yapraklara... Üzerlerine basa basa geçiyorlar bu parkın içinden. Yapraklar yeniden ağlıyor... Ağlamak yaprakların kaderi mi?
Sonbahar ve çöpçüler... Yapraklar şimdi nereye kaçacak? Ağlasalar ne fayda... Bu şehrin çöpçüleri anlar mı onların halinden... Yoksa bu kalabalık şehrin insanları, bu çöpçülerle işbirliği yapıp, yaprakların acı kaderi üzerine gülüp eğlenecekler mi... Bu şehir için bu dökülen yapraklar fazlalık mı geliyor? Bu koca şehrin nesine sığdıramıyoruz onları... Küçük bir yerde onlara ayırsak bari... Veya bu parkın içinde bu yerlerde onları yalnız bıraksak... Bu şehrin insanları ona bile tahammül edemiyor. Halbuki onlar bir aile gibi değil mi burada? Tanrım bu büyük aileyi nasıl katlediyoruz böyle...
Sonbahar... Kuşlar gelmez oluyor. Onlar da terk ediyor buraları. Bu park her şeyini
yitirmeye başlıyor. Büyük bir aile dağılıyor. Ağlayan yine yok. İnsanlara bakıyoruz, başka dünyalara dalmışlar... “Bu küçük kuşlar bu ağaçları neden terk etti?” diyen yok... Ve park yetim kalıyor. Yetimin derdinden anlayan yok. Bu şehrin kalabalıkları gürültü çıkartıyor diye nefret ediyor kuşlardan... Ağaca, yapraklara bir de kuşlara tahammül yok buralarda...
Bu şehrin kalabalığına, bu park sıradan bir yer gibi geliyor. Bu insanlar bu park içerisinde ayrı bir dünyanın varolduğunu görmüyorlar mı yoksa görmek mi istemiyorlar... Kaç tanesi oturup bir ağacın dibine, bu yaprakların sonbaharda bu ağaçları neden terk ettiğini düşünüyor...
Mevsim değişmiş. Sonbahar terk etmiş buraları. Rahat bırakmış belki de bu ağaçları ve yaprakları... Ayrı ayrı renkler ton vermeye başlamış. Kuşlarında eşlik etmesiyle, nefis bir orkestra kurmuşlar. Şimdi beraberiz. Bize dokunan yok. Rüzgarlarda terk etmiş buraları. Mutluyuz. Gülüp eğleniyoruz. Geceleri biraz farklı oluyor. Hava hafiften sertleşir gibi... Cılız bir rüzgar yaklaşıyor. Ve yaprakların sesini duyuyorum. Bu sesin tarifi yapılamıyor. Sadece dinliyorum. Tanrım, şükürler olsun sana... Bu ses ruhumu dinlendiriyor. İçimdeki bütün pislikleri alıp götürüyor adeta... Yoksa ben burda huzur içinde otururken ağacımın dizi dibinde, bu yapraklar küfrediyor mu bana? Yine düşünüyorum. Acı mı çekiyorlar? Yoksa çılgınca sevişiyorlar mı...
Hangi kelimelerle ifade edilir bu eşsiz güzellik... Kelimeler manasını arıyor burada. O güzelim kelimeleri, başka başka konuların içine yığılmış cümlelerde harcamak niye...Verin mutluluğunu kelimelerin... İşte bu tabiat bizi kendi dünyasına çekiyor. Kelimeler ayrı anlamlar kazanıyor.
Aldanmıyoruz başkalarının bize sunduğu sahte dünyalara... Yaşamıyoruz, onların yaşayın dediği dünyalarda... Bizim ağaçlarımız, bizim yapraklarımız, bizim rüzgarlarımız, bizim parklarımız, bizim tabiatımız var! Mutluyuz...








doğa ve gerçek
18. yy Romantiklerini (belki çoğunlukla Anglo Sakson olanları) hatırlatan yazınız sıkça rastlanmayan bir edebi zenginlik ve derinliğe sahip gibi geldi bana... Sanırım siz de doğaya baktıkça gerçeğin orada olduğunu görenlerdensiniz.
Bir İngiliz yazın adamı (Romantiklerden önceki dönemde)güzel bir söz söylemiş;
Si monumentum requiris circumspice: aradığın bir tapınaksa tapınmak için, etrafına bak sadece...
gelecek yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.
saygı ve sevgiyle
Terazi...
Ne hikmetse, yazım ve konuşma tarzında şiirsellik hissettiğim kimseler genelde terazi burcu mensupları oluyor.
İkizler den de tanıdığım ve çok beğendiğim, şu anda aklıma gelen üç örnek var.
Fazlasıyla etkileyici, artistik... : )
Zaten terazi, sahneye yakışır, desem, abartmış olur muyum bilmem?
Bu da terazi yükselenli bir başak burcu kadınının yorumu...
Kendine özgü... : )
İlgi ve beğeniyle izliyorum.
Başarılarınızın devamını dilerim.
Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."
terazinin dengesi :)
Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."
Mücadele bir çekişmedir, sonunç kazanç yada kayıp getirir , burdaki kazanç yıkımlar ve acılarla son bulacak bir galibiyet ise kazançmıdır???
Çekilmek bin hayır, bence varsın adı kaybetmek olsun vicdan özgürlüğü en büyük kazançtır .
( bir teraziden inciler )
sevgide ve şifada olasınız :)
Kolay vazgeçmem ben...
Yıkıldığımı, ayakta duramadığımı sansam da, güç toplarım sadece...
Çok istediklerimden kolay vaz geçtiğim görülmemiştir.
Belki o gidiş, bir zafer yolunun kuluçka devresidir. : )
Teşekkür ederim, hârikasınız...
Her vazgeçişin; bir iç hesaplaşması ve bir mağlubiyeti vardır ama her vazgeçen kaybetmiş değildir!
Öğrendik ki; "Kazanmak için bazen çekip gitmek gerekir..."
Tabiat ve duygularımız
Tabiatta güzel bir yolculuk yaptım sayenizde.
Sanki parkı beraber gözlemledim sizinle...
Tabiat ve duygularımız adını verdiğim bir şiirim vardı...
Ayrılık ve hüzün sonbahar,
Karakıştır acımasız, çaresiz duygular.
Aşkımız, sevincimiz, gençliğimiz,
Yeniden doğmak demektir ilkbahar.
Sonra yaz,
Tıpkı yarimiz,
bir işve, bir naz.
Umudun adı doğan güneş
Ve uyandığımız yeni sabahlar.
Gün doğmadan neler doğar deriz.
Huzur, ferahlık gökyüzü.
Aynı zaman da deniz.
Kırmızı gül Resulün yüzü.
O yüzden severiz.
Aşık yare benzetir de gülü,
Kendi gibi görür bülbülü,
Çöller değil midir çekilen çile,
Hasretimiz, susuzluğumuz,
İçimizdeki yangın bile.
Hedefimiz zirveler,
Coşkularımız nehirler,
Aşılmaz engellerimiz dağlar.
Karabulutlar kaplar umutsuz gönlümüzü,
Şimşekler gibi çakar öfkemiz,
Yağmurlar gibi ağlarız biz,
Ve ömrümüz… uzun ince bir yoldur…
Gece gündüz gittiğimiz.
Ömrümüz… ömrümüz bir rüyadır,
O da bir yaprak gibi solar.
Tabiatı görürüz de,
O yüzden görülür rüyalar.
Düşün insan düşün,.
Kendini düşün; sen NEY’ sin
O’nun ruhu olmasa,
Ne değersiz şeysin.
Hemen her duygumuzun tabiatta bir karşılığı vardır , ya da tabiatta karşılığını bulduğumuzda duygumuzu İfade etmek kolaylaşır.
Muhyiddin Arabi;”Allah ulvi alemdeki bir şeyin karşılığını görünür alemde mutlaka yaratmıştır” der.
O zaman hem kendimizi hem başkalarını anlamak, anlatabilmek için tabiatı tanımak,
Onunla iç içe yaşamak, anlamak gereklidir.
Belki de şehir yaşamı insanlara bu imkanı vermediği içindir bunca istenmeyen olaylar ve yozlaşan yaşantılar.
Tabiat bize, biz tabiata ne kadar da benzeriz.
Teşekkür ediyorum bu güzel yazı için... yüreğinize sağlık
Selamlar,sevgiler