Milletten habersiz, kendi namı hesaplarına çalışan, kon tür gerilla, Ergenekon veya batı çalışma gurubu gibi,
Milletinin aleyhinde ve milleti yönlendirme adına, parlâmentonun dahi çözemediği, bir oluşuma alet oluyorlarsa,
Bu milletin, devleti için her zaman, kendini feda etmiş ferlerinin, temel hak ve hürriyetleri, gözlerinin içine bakılarak, ellerinden alınıyorsa,
Bu mübarek millete, cihan devleti olma, bahtiyarlığını gösteren, ecdatlarımızı, hiçbir zaman gün yüzüne çıkarmaz ve arşivlere mahkûm ediliyorlarsa,
Ve bu milletin, en büyük arşivi, Bulgaristan’a kilo ile hurda kâğıt olarak satılıyorsa, bunu da devlet bizzat kendisi yapıyorsa,
Devletin, devlet olabilme şartlarından birisi olan, milletinin genelinin, en büyük kutsiyetlerini, Allah, Kur’an ve Peygamber bağlamında ki İslam ve prensiplerini,
Arapların dini sayarak ve en büyük tehlike olarak, hedef gösterip, bu kutsal değerlere savaş açıyorlarsa;
İşte ben, böyle bir devlete, dua edemem, etmemde mümkünde değil, çünkü bu şekilde yapacağım bir dua,
Bu millete, zulüm etmem manasına gelir, böyle bir küstahlığı, nasıl yapabilirim, bu cesareti ve dalaleti, kendimde nasıl görebilirim.
Bu millete, huzuru çok görerek yozlaştıranlar, asimile yapanlar, maneviyattan uzaklaştırarak, maddeye mahkûm edenlerin,
Yaptıkları her bir eylemin, maksatlı olduğu, bu millet tarafından pekâlâ bilinmektedir.
Fakat bunlar, batıl ve şer cephesinde, yerlerini almış, az bir paha karşılığında, en önemli değerlerini satmış, gafil, ışıktan mahrum olmuş, piyon gibi kullanılan, posası çıktığı vakit, alaşağı edilen, biçarelerdir.
Şu anda, bu görevi icra edenler, yani onlarda, bir zamanlar, bu kutsiyetlere inanıyorlardı.
Fakat makam, şan ve şöhret onların mabetleri, beslendikleri mekânlar da, maalesef kıbleleri oldu, bu zavallıların.
İşte ben, bu şuur ve idrak içerisinde, tüm çevreme, etki alanıma giren herkese ve emanetim de olan, sevgili neslime, yılmayacağım,
Ömrüm vefa ettiği sürece, bu gerçekleri onlara durmadan, haykıracağım.
Ki yeter artık, bu milletin yıllarca çektiği zulüm, artık canımıza tak dedi, belki şu anda, kuvvet dengeleri, müsait olduğundan, yükselen ateşi, kontrol altına aldıklarını, zannediyorlar.
Fakat ateşin ne zaman yükseldiğini, fark edemeyecekleri, günlerde uzakta değil, sancılı doğum, şafakta görünüyor!
Toplumun tüm kesimlerinde, kıpırdanmalar, hak aramalar, meydanlara çıkmalar ve sosyal açılımlar durmuyor, ardı arkası kesilmiyor, devam ediyor,
Halkımızda, baş gösteren bu temayüller, protestolar ve ta ciğerlerinden gelen, isyan çığlıkları bitmek bilmiyor.
Tahakküm odakları, sürekli gündem değiştirmeye, yönlendirmeye, suni çözüm yollarını aramaya koyuldular.
Yalakları da boş durmuyorlar, bir yandan ellerindeki medya faktörünü kullanarak, millete korku pompalamaya devam ediyorlar.
Sakın ha, sesinizi yükseltmeyin, yoksa askerler gelir diyerek, sanki yaptıkları, tüm politik açmazları, askerler istedi bizlerde uyguladık!
Mantığından hareket ederek, milletimizin, peygamber ocağı diye sahip çıktığı, kendi efratlarını hedef göstererek, eğer bir suçlu varsa, orası da genelkurmay karargâhıdır, diyorlardı.
Zavallıların, basiretleri kapanmış olmalı ki herhalde, milletimizin kimlerin, neden ve hangi maksada binaen, aldıkları kararları ve yaptıkları uygulamaları, bilmediklerini zannediyorlar.
Oysaki bu yüce millet, her bir oluşumu, yakinen takip ediyor.
Nasıl ki bir anne, evladının yaramazlıklarına, gelişme çağındadır diyerek, sabrediyor ve mühlet vererek affediyorsa,
Fakat bu müsamahaya rağmen, çocuk haddini aşınca, annesinden ummadığı bir zamanda, nasıl elinin tersiyle, vurup devirdiğini,
Sevgi ve şefkatinden men ederek alaşağı ettiğini, buda yetmedi mi, istemeyerek beddua eylemine başvuruyor.
Yaratanına yöneldiğini, her vatandaş, mutlaka biliyor.
O nedenle bu millet, kararını geç verir fakat tam verir, onu da yakinen biliyorlar.
Ben elbette, babamdan farklıydım ve farklı olmak zorundaydım, zira yaşadığım olaylar ve kazandığım tecrübeler bana, başka seçenek bırakmıyordu.
Kayıtsız kalamazdım, aman boş ver diyemezdim, bana ellemeyen yılan, bin yaşasın gafletine düşemezdim.
Dolayısıyla her şeyi Allah’a ve ahi ret gününe havale edemezdim.
Akıl, mantık ve idrakimi, başkalarına emanet veremezdim, insan olma vasfımı, düşünme melekemi, askıya alamazdım
Hülasa beşer olarak kalamazdım, yani doğan bir çocuğun, tek başına, hayatını idame ettirmesi ve yaşaması nasıl mümkün değilse,
Çocuğu doğuran annesi, bizzat kendini feda etmek pahasına, gözü gibi ona bakarak, koruması ve ayakta kalabilecek koşulları sağlamaya çalışması gibi,
Akıl, mantık ve idrakimi, başkalarına emanet veremezdim, insan olma vasfımı, düşünme melekemi, askıya alamazdım.
İnsan olmak ise, kimlik kazanmaya, kendini tanımaya, bulunduğu ortamı sorgulamaya, iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı algılamak.
Hakkı ve batılı, aklıyla elde ettiği bilgiler ışığında, mukayese yeteneğini geliştirmek, tercih etme hakkını kullanmak, bunlar gelişim süreciyle orantılı olan eylemlerdir dolaysıyla;
Kul olabilme bilincimi, yurttaşlık hakkımı, en iyi biçimiyle, kullanmalıydım, araştırıp, sorgulamalıydım.
Onun için, benim tarafımdan bilinmeyenlerin, bir muamma gibi görünenlerin, içine girerek deşifre etmeliyim.
Doğruları tespit ederek, yoldaş olmalıydım, yanlışlara da gücümün yettiği ölçüde, fren vazifesi yapmalıyım.
Herkes beşer olarak doğar, fakat her beşer, insan olamaz, insan olabilmeyi başarmak ve kazanmak zorundayız.
Yoksa aksi davranış, tembel kalış, kendini bulamamış, mükellef duygusuna haiz olmamış ve sürekli başka insanların desteğine ihtiyaç duymaları,
İleri yaşta bulunmaları dahi, bu insanların beşer olmaktan kurtulmaları anlamına gelmez. Çünkü insanı insan yapan değerler, mutlaka ön planda olmalıdır.
Ve bu maksatlar doğrultusunda, tarikat olgusunu da, keşfetmeliydim.
Öyle de yaptım, bir arkadaşımın vesilesiyle, kumaş toptancısı olan hacı Ender beyin refakatiyle.
Cami kebir civarında bulunan, selamet apartmanının üçüncü katının kuzeyin deki kapının ziline bastık, biraz bekledik ve nihayet kapı aralandı, içeriye buyur edilerek, zatı muhteremin huzuruna geldik.
Sağ olsun hoş geldiniz diyerek, hatırımızı aldı, nereli ve kimlerden olduğumun, kısa bir malûmatını alarak, istihare rüyamı nasıl gördüğümü anlatmamı istedi.
Bende nasıl gördüğümü, olduğu gibi anlattım, dinledi ve karar vermiş olmalı ki; şöyle temkinlerde bulundular.
Teheccüt, yani gecenin bir vaktinde, kılınan namazı, hassaten kılmamı ve belirli vakitlerde, falan sayı kadar, tespih çekmemi, varsa kaza namazım,
Vakit namazlarından önce veya sonra bir günlük, kılmamı, haftalık sohbetlere kendi oturduğum semt olan, Yenimahalle katılmamı söyledi ve hayırlı olsun dileklerinde bulundular.
Kapıda bekleyenleri düşünerek, müsaade istedik ve bizleri sağ olsunlar kapıya kadar uğurladılar.
İçimden Allah razı olsun bumuymuş tarikat! Diyerek rahatladığımı anladım.
Meğer girmek, ne kadar kolaymış, ben zaten söylediklerinin çoğunu, yıllarca yapıyordum, ibadete yabancı değildim.
Kulluk, bilincimi geliştirmek, yıllarca taklit ettiğim, fakat teferruatına inemediğim, ibadet ve ta atimin, şuuruna ermek ve her şeyi hakkıyla yapmak, hedefindeydim.
Arkadaşım Mehmet ve Yakup’la karar verdik, sabah namazına, meydan camisine gidecektik.
Seherin o alaca karanlığında, mütevazı bir muhabbet ortamında, sanki kenetlenmiştik, aynı hedefteydik ve nihayet mekâna gelmiştik.
Meydan Camisi, çok büyük değil, fakat içine girince, derin sessizliği barındıran, ayrıca huzurlu ve feyiz olduğu hemen gözleniyor.
Mehmet ilâhiyatlı olduğundan, aramızda en bilgili oydu, mihrapların bir peygamber makamı olduğunu,
Bilen ve bunun şuurunda olan, hocaların arkasında namaz kılmayı, tercih ve tayinini o belirliyordu, bizler de memnuniyetle icabet ediyorduk.
Birkaç gün aynı camide, sabah namazını kıldık, feyiz aldık ve hayırlar dileyerek, camiden ayrılıp giderken, kendi aramızda sohbet ediyorduk, Mehmet bu caminin, imamlığını yapan hocanın,
Yahyalı’lı olduğunu, Mükremin hafız diye bilindiğini, ehli takva bir kişi olduğunu, hafızlık konusunda muhkemlik sıfatı bulunduğunu,
Çok muhterem ve muhabbetli bir insan olduğunu söyleyerek, bir ara, sizleri tanıştırıp sohbet ederiz inşallah dedi.
Bizler de, mademki bu kadar muhterem bir insan, neden şimdiye kadar hiç tanıştırmadın, diyerek latife yapmıştık.
Mehmet’te fırsat bulamadım, merak etmeyin, hocamızın ellerinden öperiz, bir gün inşallah, diyerek mevzuu kapattık.
Arada bir de olsa, yunus emre camisine gidiyorduk, fakat meydan camisinden aldığımız, huzuru her zaman, arıyorduk.
Bu camide de, yine hafız olan, müezzinlik görevini yapan, mütevazı ve iyi bir insan olarak tanıdığımız arkadaş,
Yunus emre camisi imamının, şerrinden daima korkan, hacı Ömer Kafa isimli, yaşlı olmasına rağmen, ilâhiyat fakültesi son sınıfında okuyan, güzel bir arkadaşımız vardı.