SPARTAKÜSSS, TAABİİ YAAA!!!
- mustafa yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 172 kez okundu
- rastgele...
Her şeyiyle yarım kalmış, ayaküstü bulanık melankolilerle yüklü, gecesinden daha kara bir günün akşamında ev dönüşündeyim. Bıraktıklarım götürdüklerimden daha sıcak ve ben üşüyorum. Ayaklarım modern dünyanın oyununu bozmuyor eve doğru inatla yürüyor, oysa ben her şeyimle Yeşilyurt Tren İstasyonunda kaldım ve sanırım Freud’un bile buna verilebilecek bir cevabı yok.
Bu istasyonlar bu şehirdeki, aklımda, zihnimde, hatta gönlümde yer edebilecek son yerlerdi. Düşünmemiştim, bir saçağın altında durup, yağmur damlalarıyla parlayan rayları bu kadar ilgiyle izleyebileceğimi.
Hayatta alabildiğine uzanan perspektifler var. Yollar, sokaklar, ağaçlar ve raylar… Gözün görebildiği son noktada birleşen raylar… Ben hep öyle hayal etsem de biliyorum ki hep erteliyor raylar, gözlerimle gördüğüm sahte birleşmelerini. Hep uzak menzillere…
Yeni çıkan banliyö trenlerinden biri geliyor sonunda, hem de kapıları kendinden açılanından. Yani kol kaslarımı zorlayıp, Kara Murat’ın zindan parmaklıklarını zorlayıp ayırması gibi kapıyı ayırmaya çalışmak zorunda değilim. Aslında ego tatmini açısından önemli bir hadise ama ben bu filmi daha öncede gördüm deyip egoma sus diyorum hemen. Neyse, hemen içerde kapının yanındaki boş yere oturuyorum. Yanımdakilerden hiiç haberim yok. Varlıklarını dahi unutmuşum. Mırıldanıyorum; “bugün yağmur bir kadın saçı” gibi sanki ve sonra “eksik bir şey mi var” diyorum hayatımda. Gökyüzü diyorum neden alçalıyor ben kafamı kaldırıp baktığımda. Sonra diyorum: Şu çocuk üşümüyor mu böyle, kapıya yaslanmış duruyor, oturmuyor da. Beyaz bir poşetin içinde beş, altı tane mendili kalmış. Etrafa öyle melül melül bakıyor bir vakit. (Ben neler düşünüyorum bir bilseniz. Fazla kırılganım bugün, gereksiz, abartılı empatiler kuruyorum.) Öyle hareketsizce, trenin kapısından geride bıraktığımız evlere bakıyor. Beklide gözlerini beton çivisiyle tutturmuşçasına boşlukta ısrarla ruhunu izliyor. Oysa ben onun baktığı yerlerde bambaşka hayallerimi büyütüyorum. Yıllar sonra çıkıp gelen posta güvercininden aldığım haberi ben bu sokaklara muştuluyorum önce, birtek o bilsin diye…
Ufaklık birden çekince gözlerini taze hayallerimden rüyadan irkilircesine irkiliyorum. Usulca elini cebine atıyor. Gözlerini yukarıya kaldırıp sanki tombaladan süslü bir hayat çekermişçesine karıştırıyor cebini ve çıkarıyor ellerini. Avucunda koca bir günün üç beş parça acımasızlığını görüyorum. Parıl parıl parıldıyor avucunda umutları. Elinin ortasında sanki çoğalacakmış hevesiyle bir başından sayıyor, bir sonundan. Sonra gözleri yine bana benzemeye başlıyor. Fersiz, yılgın ve yitik…
Bu küçük adam birden bir dev kadar büyükmüşçesine canlanıveriyor, taze can bulmuş kırlangıç gibi diyorum içimden. Hızlıca ilk gözüne kestirdiği merhamet ağacına çaputunu bağlıyor:
- Abi selpak veriyim mi?
- Yok, canım, sağ ol.
Tekrar başka birine:
- Abi selpak ister misin?
- Hayır.
Bir kez daha, bir kez daha umutla, inançla, imanla soruyor. Olmuyor. Rüzgar bütün vicdanları budamış bu akşam. Merhamet ağaçları çiçek açmıyorlar. Bir ağaç gibi olduğum yerden izliyorum, gözlerinde gözlerimi görüyorum, ona bir an olsun kendimi göstermek istiyorum. Neden konuşmuyorum? Niye seslenmiyorum? Bilmiyorum. Ya o, diyorum neden hiç bu yana bakmıyor? Neden eriyip gidiyor, bir mum cılızlığında. Umut diyorum, ben de, bir baksan bu tarafa daha ben bir şey demeden gözlerimden anlayacaksın umut meyvesinin tadını. Dallarımın hışırtısını en uzaktan duyacaksın. Dön çocuk! Dön bu tarafa. İnme çocuk! Biz ne kadar yok sansak da var elbet yaşamanın buralarda bir yerlerde alameti. İnme hemen, bak ben dökmedim daha yapraklarımı, rüzgara boyun eğmedim, dallarım daha salkım saçak…
Umut tepemizde güneş bile olsa biz o kadar uzakta kaldık ki ona, tanıyamıyoruz. Gölgelere seriyoruz yatağımızı yorganımızı. Ama hayat bazen fısıldıyor insana. Mutluluk belki de aynada başkasını görmektir…
Bakırköy durağında bir kalabalık haldur huldur dolduruyor vagonu. Pat diye kuruluyor, gençten bir çocuk karşıma. Tam o arada bir ses, çıkışırcasına:
— Beyefendi, bayana yer versene! Bak ayakta bekliyor, diyor.
Kadın:
— Yok, sağ olun ben ters oturamıyorum, diyor.
— E o zaman çekilin ben oturayım, Aaaa, deeeemi, taaabii yaa…
Dedikten sonra ite kalka kadından sıyrılıp kuruluyor karşıma. “ Bu ne yahu, bu nasıl bir tip lan böyle, deli mi ne” diye düşünüyorum. Düşünmenin yersiz olduğuna kanaat getirip “en nihayetinde Bakırköy’den bindi” diyorum. Adamın üstünde kahverengi örme bir hırka var, iyice gevşemiş, orası burası kocaman deliklerle dolu. Altında, eskice, tozlu, çamurlu bir pantolon… Bir elinde Galatasaray desenli siyah bir eldiven, diğer eli kirden pastan kapkara kesilmiş. (uyum sorunu yaşamıyor amca anlayacağınız) Asıl kayış baş kısmında kopuyor. Gözlerinde mavi çerçeveli kocccaaman bir kaynak gözlüğü, başında sarı lacivert enteresan bir bere. Gözlükleri usulca çıkarıp göğüs hizasında yeleğinin düğmesine sıkıştırıyor. Ellerini kaldırıp beresini ağzına kadar sündürüyor, geri yukarı bırakıyor. Tekrar bütün suratını kapatıyor. Tekrar kaldırıyor. Anlaşıldı artık, fena halde geri viteste bu dayı. Arabanın kıçını rampaya dayamış habire basıyor gaza. En sonunda bereyi iki yanından yukarı doğru kıvırıp bırakıyor. İçimden “Robin Hood gibi oldu” diyorum. Sonra gözlerini kucağıma odakladığını fark ediyorum. Adamdan bir saniye olsun gözlerimi alamıyorum. Sonra bir şeyler gevelemeye başlıyor:
- Esst paaaakkhh, Eiistth peeaakkk, Essstspakkk, Spaaakkkss, Spartaküssss, Taaabiii yaaaa…Spartaküsssss…
- Ne diyor bu adam ya, diyorum.
Sonra fark ediyorum ki adam kucağımdaki çantanın üstünde ki marka yazısını okuyor. Ama nasıl bir çağrışım olsu anlamadım iş Spartaküs’e dönüverdi. Sonra döndü ve hiç beklemediğim o büyük soruyu sordu:
- Bayım siz Spartaküs müsünüz?
- Hıh!!! Nee?
- Tabiiii yaaa, Spartaküssss. Koccaaman aslanlarınız, bissürü adamınız var.
Yanındakine dönüp:
— Müthiş bir filmdir. Şiddetle tavsiye ederim bayım! diyor ve lanet olsun ki yine bana dönüyor:
— Eeevettt Spartaaküsss, taaabiii yaaaa, diyor.
Yanımdaki herif pişkin pişkin gülüyor. Bende adamı bozmamak için hafiften tebessüm ediyorum. Deli işte naaparsın, der gibi boynumu büküyorum. Hala konuşmaya devam ediyor, herkes bize bakıyor:
— Senin aslanların var kocccaamann, sen bir canisin Spartaküsss, insanları öldürüyorsun, diyor.
İyice kızardım, suçu da kabullendim sanki. Hiç sesim çıkmıyor. Tren gürültülü ve yavaş gidiyor. Sonra az biraz susuyor. Tekrar döndüğünde bu seferde saati soruyor:
- Altı buçuk, diyorum.
- Çok mersi mösyö! diyor. Ben yine dumur oluyorum. Sonra tam yanından geçerken ağır küfürler ederek Veliefendi’yi gösteriyor. Işıklar kararıyor her zamanki gibi.
- Ah, diyor. Umudu şansa bağlamıştık bir zamanlar mösyö bayım, diyor. Ben hepten yerle yeksan oluyorum. Sonra tekrar:
- Hayat bir at yarışı mösyö, son düzlükteyim, burun farkıyla geçme umudum bile yok, ama yine de koşuyorum!!!, diyor.
Allahım bu nasıl deli, ayak üstü ruhuma tanıdık çıktı. Adamla birlikte inmeye karar veriyorum. Normalde birazdan inmem lazım. Ama beklemeyi istiyorum. Adam nerde inerse orada ineceğim ve takip edeceğim. Tam o sırada ayağa kalkıyor, hemen bende kalkıyorum. Vagondaki herkes kıs kıs gülüşüyor. Adam tam kalkarken bana bakıyor ve :
- Fermuarınız açık kalmış sayın mösyö Spartaküssss, Taaabii yaaaa, Spartaküsss…diyor ve çekip gidiyor.
Yanımdaki herif dayanamayıp patlatıyor kahkahayı. Benden soğuk terler boşalıyor. Ağırca trenden iniyorum.
- Ahh ahmak kafam, yeşilyurttaki camide tuvalete girmiştim, ordan unutmuşum.
Bugünlerde kafamda başka şeyler hakim ve bayağıda ağır yaşıyorum. Aslında umut biryandan da dünyadan soyutluyor insanı. Yine de yaşanası duygular bırakmıyor adamın peşini. Sonra yine ayaküstü planlar yapıp, hayaller kurup tanrıyı güldürmeye devam ediyorum…









Son yorumlar
9 saat 51 dakika önce
3 gün 10 saat önce
3 gün 14 saat önce
4 gün 29 dakika önce
4 gün 8 saat önce
5 gün 12 saat önce
6 gün 13 saat önce
6 gün 17 saat önce
1 hafta 10 saat önce
1 hafta 16 saat önce
1 hafta 3 gün önce
1 hafta 5 gün önce
2 hafta 12 saat önce
2 hafta 1 gün önce
2 hafta 2 gün önce