Alman edebiyatı

YÜREK ÇÖKÜNTÜSÜ / üç uzun öykü // Stefan Zweig



SANTRANÇ VE BUNALIM'dan

Daha ilk bakışta, korkunç, olağanüstü bir düş kırıklığına uğradım; büyük tehlikeleri göze alarak ele geçen bu ganimet, şiddetli isteklerle kavrularak elde ettiğim bu kitap, bir satranç repertuarından, yüz elli şampiyona partisinden oluşmuş bir yapıttan başka bir şey değildi. Bu odada –eğer kilitli bir odaya kapatılmış olmasaydım- kitabı ilk anın kızgınlığıyla, açık pencereden fırlatıp atacaktım. Öyle ya, ne yapacaktım bunu? Ne yapabilirdim bu kitapla? Çoğu arkadaşlarım gibi ben de zaman zaman, can sıkıntısını gidermek için satranç tahtasının başına çökmüştüm. Ama şimdi önümde duran bu kuramlar nesnesi ile ne yapacaktım? Bir arkadaş ve taşlarla satranç tahtası olmadan satranç oynanmazdı. Ama, yine de, belki bir önsöz, belki bir dipnot gibi okunur bir şey bulurum diye yaprakları karıştırdım. Ayrı ayrı şampiyona partilerinin kupkuru, dört köşe şemalarından başka bir şeye rastlamadım. Önce hiçbir şey anlamadım. A2 – A3 – F3 gibi işaretlerden. Bütün bunlar, bir ipucu bulamadığım bir tür cebir işlemi gibi geliyordu bana. Ancak epeyce sonra, A, B, C harflerinin karelere 1-8 rakamlarının da bağlara ayrılmış olduğunu ve her taşın konumunu gösterdiklerini öğrendim. Böylece de, birer işaret niteliğindeki bu şemalara bir anlam veriliyordu.

BÜYÜLÜ DAĞ (1. CİLT) // Thomas Mann


Ah, aşk, biliyor musun… beden, aşk, ölüm, bu üçü yalnızca tektir. Çünkü beden, bu, hastalık ve şehvettir, ve o, ölümü doğurur, evet onlar ikisi de, aşk ve ölüm, ettendir, ve buradan onların o büyük dehşet ve büyüsü doğar! Ama ölüm, anlıyor musun, buradan bakılırsa biraz şaibeli, biraz berbat, biraz iğrenç bir şeydir, insanın utançtan yüzünü kızartır; ama oradan bakıldığında ölüm, yüce, çok şaşalı, çok heybetli bir şey -gülen hayattan, dünyevi ballar biriktiren ve midesini dolduran hayattan çok daha yüce-, yüzyıllar boyunca gevezelik eden ve dolandıran insan ilerlemelerinin hepsinden çok daha saygıdeğer bir şey: -çünkü o, her şeye kadir ölüm, hepsini içinde birleştirir: tarihi ve insani büyüklüğü, dindarlığı ve sonsuzluğu, çünkü o, bizde böyle önünde şapka çıkarıp ayak parmaklarımızın ucunda yürütecek kadar muazzam etki bırakan kutsal şeydir… Aynı şekilde ette ve bedensel aşkta rezil ve pis bir şey de vardır, ve beden, kendinden korkup utanç duymakla sararıp solar. Ama o da organik hayatın saygı değer, ihtişamlı bir eseri ve harika bir oluşumudur, biçim ve güzelliğin kutsal bir mucizesi, ve ona olan aşk, insan bedenine olan aşk, aynı şekilde son derece hümaniter bir meseledir ve dünyanın bütün eğilimlerinden daha eğitici bir güçtür!..

BÜYÜLÜ DAĞ (2. CİLT) // Thomas Mann


Zaman anlatılabilir mi? Salt o, kendi olarak yani? Hakikaten hayır, bu delice bir teşebbüs olur! Şöyle başlayan bir anlatı: ‘Zaman akıyordu, akıp gidiyordu, zamandı geçen’ ve hep böyle – aklı başında hiç kimse buna anlatı diyemezdi. Şu olurdu, sanki kafa ütülemek için zırdelice bir saat boyunca bir ve aynı sese veya akora dayanmak ve buna – müzik demek. Çünkü anlatı, müziğe zamanı doldurma konusunda benzer, onu ‘doğru dürüst doldurur’, onu ‘parçalara böler’ ve ‘bir önemi olmasını’ ve ‘önemli olmasını’ sağlar – ölüp gitmiş insanların sözlerine atfedilen hüzünlü anlayışla, rahmetli Joachim’in bir vesile söylediklerini anarsak: çoktan unutulmuş sözler, - bilmiyoruz acaba okuyucu farkında mı ne süredir unutulmuş. Zaman, anlatının ögesidir, aynı hayatın ögesi olduğu gibi, – ayrılmamacasına ona bağlıdır, aynı mekân içindeki cisimler gibi. O, müziğin de ögesidir, bu niteliğiyle zamanı ölçer ve böler, onu hem eğlendirici hem değerli yapar: bu noktada, dediğimiz gibi anlatıyla akrabadır, o da aynı şekilde (ve birden pırıl pırıl karşımızda duran ve yalnızca cisim olarak zamana bağlı olan güzel sanat eserinden farklı olarak kendini ortaya koymayı bilir ve her an tamamıyla var olmayı denese bile, var olmak için zamana ihtiyaç duyar.

KOKU / Patrick Süskind


Bu kutup, yani bütün Krallığın en insandan uzak noktası, Auvergne dağlarında, Clermont’dan beş günlük yol kadar güneyde, Plomb du Cantal adlı, iki bin metre yüksekliğinde bir yanardağın doruk noktasıydı.

Dağ, kurşuni taştan dev gibi bir koniden oluşuyordu; çevresi sadece boz renkte yosun ve boz renkte çalılarla örtülü, şurasında burasında, çürük diş gibi birkaç sivri, toprak rengi kayayla yangınlarda kömürleşmiş birkaç ağacın yükseldiği, uçsuz bucaksız, çorak bir yaylaydı. Yörenin bereketsizliği en güneşli günde bile öyle iç kapayıcı bir görünüm sunardı ki, zaten yoksul olan ilin en yoksul çobanı bile hayvanlarını buraya sürmezdi. Hele geceleyin, ayın solgun ışığında, artık hepten bu dünyadan olmayan bir yere dönerdi bu Tann’nın terkeylediği arazi. Her köşede aranan Auvergneli haydut Lebrun bile kendine çarpışacak, yakalanacak ve dört parçaya bölünecek yer olarak Cevennes bölgesini seçmişti; kimsenin aramayacağı ve de bulamayacağı, ama sonunda, kendisine herhalde daha korkunç gelmiş olacak bir biçimde, yani yalnızlıktan öleceği Plomb du Cantal’a saklanmaktansa. Dağın dört bir yanında, millerce uzaklıkta tek bir insan, tek bir doğru dürüst sıcakkanlı hayvan yaşamıyordu, topu topu birkaç yarasa, birkaç böcek, karayılan. Onyıllardan beri doruğa çıkan olmamıştı.

İçeriği paylaş