İlk çağ tarihi

MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 1 Eski Yunan Düşüncesinde İnsan


İnsana bakış açınız sizin dünyaya, hayata, sorunlara, geleceğe, geçmişe yönelik görüşünüzü etkiler. İnsan… Yiyen, içen, sevinen, hastalanan, isyan eden, seven, nefret eden, düşünen, üzülen, paylaşan… İnsanlığın tarihi insanın kendini tanıma, anlamlandırma ve bunun doğrultusunda yönlendirme mücadelesinin tarihidir. İnsanın bakışı hep kendi üzerine olmuştur. Davranışını, psikolojisini, bedeninin, arzularını keşfetmeye çalışmıştır. Bu merak insanoğlu var olduğu müddetçe devam edeceği ve gittikçe derinleşeceği değişmeyen gerçektir. Tarih dinler, filozoflar, alimler, bilginler insan hakkında farklı yorumlar getirmişlerdir.

Hayata dair tüm tanımlamalarda insan merkezdir. Her medeniyetin insana ilişkin tanımlamaları farklı farklıdır. Medeniyetlerin beslendikleri düşünce kaynakları, coğrafya, tarihsel kültür farklı farklı insan algılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Biz de dört bölümden oluşacak bu yazı dizisinde insanlık tarihinin en önemli ve etkili medeniyetleri olan Eski Yunan, Hint-Çin, Batı ve İslam medeniyetlerinin insana bakış açılarını ele alacağız.

BEN, CLAUDIUS // Robert GRAVES


Ben, Tiberius Cladius Drusus Nero Germanicus Falan-filan-falan (bütün unvanlarımla şimdilik başınızı ağrıtmayacağım), bir zamanlar –çok önce de değil– dostları, akrabaları ve yakınları arasında “Ebleh Claudius”, ya da “Şu Claudius”, ya da “Kekeme Claudius”, ya da “Clau-Clau-Claudius”, ya da en iyisi “Zavallı Claudius Amca” olarak tanınan ben, şu anda hayatımın bu garip öyküsünü yazmaya hazırlanıyorum. Çocukluğumun ilk günlerinden başlayarak sekiz yıl kadar önce, elli bir yaşımda, birden başımda devlet kuşunu bulduğum (ve ondan böyle ayrılmadığım) o mahut dönüşüm noktasına kadar geçen olayları yıl be yıl yazacağım. (M.S. 41)

Bu kesinlikle benim ilk kitabım değil: Şöyle ki, edebiyat (özellikle delikanlılık yıllarımda Roma’da en yetkin çağdaş hocalardan öğrendiğim tarih yazıcılığı) bu dönüşüm noktasına kadar –otuz beş yılı aşkın bir süre- benim tek uğraşım ve ilgi alanımdı. Bu nedenle, okurlarım üslubumun ustalığına şaşmasınlar: Bu kitabı yazan gerçekten Claudius’un kendisidir; sıradan bir yazman, ya da önemli kişilerin (güzel yazı özün cılızlığını örter ve övgü ayıbı hafifletir umuduyla) anılarını yazdırdıkları resmi tarihçilerden biri değil. Bu çalışmada, tüm Tanrılar adına yemin ederim ki, yazman da tarihçi de benim; kendi elimle yazıyorum, hem kedimi kendime övmekle ne çıkar sağlayabilirim?

ANTİK ÇAĞDA DENİZ GÜCÜ // Chester G. Starr


1880’in başında Peru açıklarında bulunan bir Amerika Birleşik Devletleri kaptanı, yakında açılacak olan Naval War College’da denizcilik tarihi üzerine ders vermek için davet aldı. Alfred Thayer Mahan’ın bir otorite olarak zaten saygınlığı bulunuyordu; bu davetin kendisini deniz gücü konusunda en nüfuzlu teoriysen yapacağını tahmin edemezdi.

İlk önce bir konu seçmesi ve biraz araştırma yapması gerekti. Araştırma yapmak kolay iş değildi; neyse ki Callao’daki İngiliz Klübü Amerikalı subaylara karşı misafirperverdi. Klübün kütüphanesinde Mahan, Mommsen’in Roma Tarihi adlı eseriyle karşılaştı. Biyografisinde, “Belki de yazarın bir cümlesinden olacak, eğer Hannibal İtalya’yı denizden kuşatmaya kalksaydı herşeyin ne kadar değişeceği fikri beni bir anda çarpmıştı” demektedir. 1885’de Amerika Birleşik Devletleri’ne döndüğünde, Deniz Gücünün Tarihe Etkisi 1660-1983 çalışmasının çatısı yerine oturmuştu.

HERODOT TARİHİ // Herodotos


Herodotos’un hayatı üzerine bilinenler azdır. Suidas’ın kısa tanıma yazısı ve Byzans’lı Stephanos’un sakladığı mezar taşı yazıtı, Eusebios’un bir yazısı ve dağınık birkaç belge. Eski çağlardan kalanlar bunlardan ibarettir. Bunların üzerinde çalışan bilginlerin çıkardıkları sonuçlar, bize kendinden başka her şeyi anlatmaya çalışmış olan tarihin babası için tasarlanan hayat hikâyesine kaynak oluşmuşlardır. Kitabına kendisini bu kadar çok ve bu kadar az koyan bir yazar daha yoktur. Bu kadar çok, çünkü sevimli saflığı ve anlattığı konuya kendini kaptırışı, onun zevklerini, kişiliğini ve düşünce yolunu da yansıtmaktadır; bu kadar az, çünkü konusu araya kendisini de katmasına yer bırakmaz, zaten eski çağların yazarları kendi özel gizlilerini açmaya alışkın değillerdir. Kendisinden kendisi için zaman zaman öğrendiklerimiz, nerelere gittiği, hangi kentlerde bulunduğu ve kimlerle görüştüğünden ibarettir; ama bunlar azdır ve hangi tarihlerde olduğunu da yazmadığından, yolculuklarının sırası da bilinmez. Çağının töresine uyarak, kitabını “Halikarnassos’lu Herodotos araştırmasını kamuya sunar” diye imzalamıştır. Ve adını ve yurdunu açıkladıktan sonra aradan çekilmiştir. Bundan ötürü kitabında onun yalnız aydın ve manevi kişiliğini görebilmekteyiz.

TROYANIN HAZİNELERİ

Kategoriler:

Troya’nın atı gibi hazinesi de meşhurdur. Ne var ki, bu hazine (aslında hazineleri demek daha doğru olur çünkü birkaç farklı zamanda ortaya çıkarılmış 30 dolayında buluntu var) şu anda burada değil. Homeros’un İlyadasının gerçekleri yansıttığına inanan Heinrich Schliemann Hisarlık’ı kazarken sürekli olarak Akhilleuslarla Hektorların çarpıştığı “kahramanlar çağı"nın kanıtlarını arıyordu. Tabii, her şeyden önce, mitolojiyeg öre savaşa neden olan Troyalı Helen’in mücevherlerini ve Helen’in kayınpederi Kral Priamos’un dillere destan hazinesini. Bir bakıma şansı yaver gitti, 1873 yılında yaptığı üçüncü kazı sırasında Homeros’un Troyasının Batı Kapısı sandığı yerin az ilerisinde bir kovukta 250 dolayında altın obje buldu. Aralarında gerçekten muhteşem altın gerdanlıklar, baş askıları, küpeler, bilezikler, kupalar yer alıyordu. Schliemann, Priamos’un hazinesini bulduğuna emindi. Mücevherler ve diğer değerli buluntular Türk yetkililerden habersiz Atina’ya kaçırıldı. Schliemann’ın Yunanlı eşi Sophia onları çeyiziymiş gibi takıp takıştırarak fotoğrafçılara poz verdi. Öyle ya, tarih devam ediyordu: Troyalı Helen’in yerini Atinalı Sophia almıştı. Priamos’un hazinesi "emin" (!) ellerdeydi.

TROIA: HOMEROS'UN MİRASI

Kategoriler:

İLK TUNÇ ÇAĞI

İçeriği paylaş