yaşamak

ZAHMETSİZ KÜÇÜK MUTLULUKLAR

Kategoriler:

Çok sıcak ve bunaltıcı bir günün sonuydu. Arkadaşla dershaneden dönerken, önce sahilde kızıllığın seyrine dalıp dolaştık biraz. İstanbul büyülü bir şehir, eşsiz bir mekan, anlatılmaz bir sırdı. Onun seyri bile tüm sıkıntıları stresi ve yorgunluğu alıyordu insanın üzerinden bir anda.Vakit epeyce ilerlemişti minibüse bindik ve yer bulup oturduk nihayet. Sessizce trafikten dert yanıp, uzun zamandır planladığımız arabamızı ne vakit alacağız ki şu sıkıntıdan kurtulalım diye halimizi arz ediyorduk. İşçilerin dönüş vakti olduğundan bir anda tıka basa doldu minibüs. Nefes almak dahi bir dert oluyor insana o an. Buna rağmen şoför hala ısrarla yolcu almaya devam ediyordu.Yıllardır bunun sebebini anlamadım ve anlayamıyorum maalesef. En fazla yirmi kişilik bir mekanda kırk, elli veya daha fazla kişi nasıl olur diye. Resmen göz göre göre bir işkence bu lakin bunu anlayan kim.Çaresiz bununla yaşamak zorundayız.

ELİF

Kategoriler:

İlk defa rahle başına geçip diz kıracağım, heyecanlıyım.

Önümde beyaz sakallı, celallice bakan bir zat.

Kapıya bakıyorum hafiften, koşup gitsem ne kadar sürer?

Peki ya sonra?

Her gidişin bir dönüşü olduğu gerçeğini, o an acı bir şekilde hatırlıyorum.

Oflayıp pufluyorum ama içimden, güler yüz ve terbiyeden ödün vermeden.

Arkadaşlarımı düşünüyorum, şimdi ne güzel koşturuyorlardır bahçede.

Onlar da tatile girmişti, niye bir tek ben ders alıyordum, o kadar arkadaşım vardı neden onlar da ders almıyorlardı?

Mutsuzdum.

YERİNİ YADIRGAYAN EŞYALAR GİBİ

Kategoriler:


“Balkonlarınız çok yüksek sizin baş döndürüyor,
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor...”

Birhan Keskin

Dünyalar savaşının şehrin can damarlarına doğru aktığı, o görünmez tufanın hergün yeniden ve yeniden vurup geçtiği bir şehirin gettolarından, baş döndüren yüksek balkonlarına ve gözden kaçan karanlık kuyularına bakıyorum. Dünyayı değiştirme isteği eşyayı anlama istidadını çiğnediğinden beri, içimizde fokurdayan mağma, yüreklerimizi ısıtacağı, kirlerimizi yıkayacağı yerde, yuvalar yıkıyor.

Türkiyede sadece ulaşabildiğim istatistiklere yansıyan kısmıyla her yıl 5-14 yaş arası 50 çocuk intihar ediyor. Hemen her ülkede çocuk intiharları toplam intihar oranlarının % 10’unu geçiyor.

SİZİN MEFKÛRENİZLE SERENCAM!

Kategoriler:

Sizin
Tavsiyelerinizden
İstifade edeceğimi bilmenizi isterim

Sizde
Mevut bulunan ruh haliniz
Derin düşünmeye ihtiyaç bırakmıyordur sanırım

Farklı görüşleri
Paylaşımının, sayenizde tezahür ettiğini
İtiraf etmem, zannederim tarafınızdan bir abartı sayılmaz

Yazı dostum
Yazmak, aynı zamanda
Yanmak değil midir sizce de ben böyle düşünüyorum

ÜMİTVAR BİR YAZI

Kategoriler:

Tarih yaşanmaya başlandığı günden beri, pek az bahtiyar hariç, hep hicranlı gönüllerin ızdırabını, bulanık zihinlerin karmaşasını, saf yüreklerin masumiyetini yazıp/yaşayıp durdu bugüne kadar. Belki tarih değil ama nesiller hep tekerrürden ibaret bir var olmayla varlıklarını devam edegeldiler. Şanına layık şanlı bir tarihi, günümüz de dahil olmak üzere, tarih sahnesinde görmek o kadar zor ki…Eğer varsa bile bir iki örneği, onlar da garipliğin kadim dostluğuna eşlik edip yalnızlıklarını yaşıyorlar tarihin tozlu sayfaları arasında.

Var olduğu günden beri insan, peşine düşmek ilah, yaralarını sarmak için derman, bir şeyler yapmak için de hep ilahdan ferman bekleyip durdu. Fıtratındaki bu ihtiyacı karşılamak belki de kaçınılmazdı insan için. Ama çok hazindir ki insan; inanmak için önce inanmaya iman etmenin gerekliğini bilmeyecek kadar bilmekten yoksun ; bekaya olan meylini, kendi el yapımı ilahlara tapacak kadar arayışta uzak ve korkaktır. İnanmak için ya da inanmak istediği için inanan insanın, inanması gerektiği için inanmadığından imanının imarı sahte temeller üzerinde yıkılmak üzere olan bir imanı taşıyıp durdu çoğu zaman. İlahı, elindeki putlarlar ya da cebindeki paralar; dermanı, hayvani zevklerin sofrası; fermanı, biçare mazlumlara zulmet deryası olan insanın insanlık adına, gerçeği bulmak ve idrak edebilmek adına alabileceği mesafe ne kadar fazla olabilir ki?...

SENSİZ YAĞARKEN YAĞMURLAR-III

Kategoriler:

Kimi yazılarak biter hikayeler,kimi sessizce,farkında olunmadan. Ama her şey gibi yazılanlarda sonlu. Bir sonu olanın,birde başlangıcı ve başlangıcın da bir öncesi vardır. Şimdi şu soğuk gecede,bu sisli kentte. Başlangıc ve sonu birbirine karışan bu hikayenin de bir sonu olmalıydı. Öyle de oldu,son kez araladim tozlu defterin kapağını. Son kez örttüm üstüme geceyi,son kez kanattım kalbimin henüz yara bağlayan sırrını. Kalbim kalemimde,bir kez olsun titrerse elim,ölürüm. Ölmeyi göze alarak yazıldı bu hikayeninin nihayeti,buluşmayı vaad eden ayrılıkların çok önceden planlandığı gibi. Sonu en başından belliydi bu hikayenin. O halde neden di onca yazmak,neden di onca ölmek,onca acı? Yazmakla mükellef kalbim sorumlu degildir nedenlerden. Aşkın nedeni mi vardı?

Gece,leyl,Mehmet’in hikayesine denk düşen bir zaman aralığı olmasa da. Okyanusla karanın birleştiği yerde,sarayın en üst penceresinin,bi alt penceresinde, başka bir uyanıkla bekleyen bir meczup olmasam da. Ne de varlığı hep muamma olacak bir limanda bekleyip duran,buldugu anda kaybeden bir aşık da olmasam. Bütün bunların üstünde duran bir gerçeğe işarettim ben. Katüb-ül esrar degildim de;sırlar kuşandım,başka kalplere büründüm. Başka sürgünlere gönderildim. O ben degildim hasılı. Onca yaşayan ben sanıldım ,onca bekleyen,onca soruları olan. Senaryosunun kim tarafından yazıldığını anlayamadığım,kaç kişilik bir sevgi olduğunu benim senaryomu yazanında bilmediği şu hikayeciğin içinde ki ben,ben değildim .oysa ne sözlere kanmıştım. İsmi olmayanın hayatıda olmuyordu, sonunda bir ismim olsun istedim,bir hayat bulayım beni yazanın ellerinde,söz adlim. Verilen sözlerin karşılığını bulmadığı şu mümkünler aleminde,na mümkün bir hikayenin en sonunda bir ismim olacaktı,öyle oldu. Bir tek yazıcının bildiği,birde kar tanesi,her şeyin bir sonu vardı ya,güneşin karşısında ne kadar kalabilirdi ki kar tanesi? Şimdi yazıcı,yemini bozulmuş bir ahdin şu dağınık günlerinde sonkez ,kaldırdı defterini aşkın..

BİZDE ŞİMDİ

Kategoriler:

Yıl 1789 ,Fransız ihtilali sadece Fransa’yı değil bütün dünyayı sarsıyor..Fransa da var olan orta çağ itikadı ile halk gerçek bir trajedi yaşıyor.. toplumun büyük çoğunluğu sefaletin son haddinde ,bütün ayrıntılarını yaşıyor ezilmişliğin..
Gelir dağılımı dengesiz değil,öyle bir kavram yok…yukarıdakiler var-ekmek bulamayıp pasta yiyenler- bir de aşağıdakiler var-ekmek bulamayıp aç kalanlar-,arada ,ortada kalan kimse yok..

Bu güzel (!) düzeni bozan orta tabaka olmuş..musibet olmuş..neden ki?? Çünkü, önceden başını kaldırmaya mecali olmayan halk,coğrafi keşiflerden sonra nispeten ekonomisini düzene koymuş..keşifler sonunda Avrupa’ya getirilen değerli madenler ,yada bulunan yeni ticaret yolları, yoksul halktan, açlığının getirdiği acizlikten dolayı beyninden önce midesini doldurma gayretinde olan insan topluluklarından,açlığın nispeten giderilmesi sonunda beynini çalıştıran,ince zevkleri olan ,belli haklar talep eden bir halk meydana getirmiş…ne olduysa o zaman olmuş…artık sefil ve köle olan bir yığın değil,yukarıdakilere kafa tutmayı göze alan bir orta tabaka meydana gelmiş..”dananın kuyruğunun koptuğu an..”büyük ihtilal..oluşması yıllar süren etkisi yüzyıllar süren ihtilal..dünyayı sarsan..büyük imparatorlukların temeline dinamit koyan,milli –ulusal- devletlere kapı açan, buyur eden ihtilal..sonra,sonrası malum..laikliğini ,demokrasisini vs vs her şeyini örnek aldığımız Fransa…

AŞK İLE HEMHAL OLMAK

Kategoriler:

İnsan yaratılışı itibari ile yaratılışında yaratıcısının ona verdiği bir ünvan vardır. İnsan eşref_i mahlûktur, yaratılanın en hayırlısıdır. İnsan bazen öyle bir safhaya gelir ki kendini esfelin safilin kalıbına sokar. Oysa Allah'ın insana verdiği vasıf cinleri bile kıskandırmamış mıydı?

Kul bir gemidir, tabiri caizse yaratıcıda bir limandır. Her halükarda da geminin dönüp dolaşıp sığınacağı yer limandır. Aksi takdirde açık denizde kalan gemi deryanın hayat şartlarına ne zamana kadar ve ne kadar mücadele verebilecektir. Gemi her şart ve ortamda limana dönebiliyorsa kurtuluş kapılarına merhaba der. Yok, eğer her şeye rağmen açık denizde kalmaya inat ederse kaçınılmaz gerçek geminin akıbetini hazırlayacak ve sona erdirecektir. Liman ise öyle mi, her zaman ne olursa olsun yerinde mukimdir. Gelecek gemileri kabul etmektedir. Fırtınadan yorgun çıkmış, hırçın dalgalardan darbeler almış gemileri hiç ayrıt etmeden kabul eder liman.

Kul sevdalı olarak yaratılmıştır, Allah sevdalanılan yar olarak vardır. Ve kulun sevdalısına karşı duyduğu deruni bir aşkla bağlanışı, muhabbeti karşısında Allah onu derecelere ulaştırır. Ulaştığı derece nispetince değer kazanır. O zaman kulun mana boyutunda asla adem yoktur.

LAİKLİK DEDİĞİMİZ, "DEİZM" OLMASIN? // Alev Alatlı


Bir sıfat olarak kullandığımız "laik," bundan türettiğimiz isim olan "laiklik" kelimelerinin Türkiye'nin başına tam bir çorap ördüğünü düşünmeden edemiyorum! "Metropol mit"i derler, insanların topluca yaşadıkları yerlerde hızla yayılan asılsız korku hikâyeleri vardır.

Ne gibi? Meselâ, Kazlıçeşme tabakhanelerinin kaldırılması halinde şehri dev sıçanların saracağı gibi. "Laiklik"e ilişkin söylemler de bunlara döndü. Türkçe'yi kurda kuşa salar mıyız? Oh, olsun bize! Şu kavgaların başından beri meselenin adını Türkçe koysaydık, kavganın ortasında durup kendi halimize kendimiz gülerdik!

Yıllardır, birbirimizin lâfından anlamayan, "afazik"(1) bir toplum olduğumuza dikkat çekmeye çalışırım; şimdi de Türk yazınını okuyan yabancıların bu kavgalarımızdan ne anladıklarını merak eder oldum. Öyle ya, adamlar halimize bakıp, ona göre kendi politikalarını düzenleyecekler! Ve tabii beceremeyecekler, çünkü "laik" ve "laiklik" kelimeleri bizde Frenk armudu gibidir, kimi tatlısına malzeme yapar, kimi limonlu salatasına! Bu durumda, kiminle ittifak yapacaksınız, kimi karşınıza alacaksınız, ne bileceksiniz?

HAYATIN İÇİNDEN ESPRİLER

Kategoriler:

Nuran Hanım Anadolu’nun bağrından kopup gelmişti İstanbul adlı bu metropol şehre. İstanbul’u televizyondan ve de resimlerden tanımıştı. Birçok insanın hülyalarını süslediği gibi; Nuran Hanım içinde bir hayal şehirdi.
Anadolu kültürü ile yetişmiş yiğit, atılgan cengâver gibi bir kadındı. Aha şurada yirmi kiloluk bir mermi var, hele bir sırtlayıver desen; gözünü kırpmadan Çanakkale yiğitleri gibi sırtlayıverirdi. Eskilerin tabiriyle Osmanlı kadınıydı.

Altı çocuğu birde eşi etti yedi, fedakâr sadık bir kadın Nuran Hanım. İçinde cevherlerini sakladığı yaralı Anadolu kadını, İstanbul’da bir yaşam seferine çıkıvermişti. Öyle ki yüreğini avuçlayıp bende varım diyerek. Zaman akıp giderken ne olduysa Nuran Hanıma, içler acısı hastalıklara gark oldu. Öyle bir dert ki, biri bin
dert olur ciğerinizi tarumar eder. Öyle dertler peyda olmuş saf, temiz Anadolu kadınına!

İçeriği paylaş