sosyoloji
KAİNATIN EFENDİSİ PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI // Salih Suruç
Bünyamin Ergün 26 Şubat, 2008 - 09:14- Bünyamin Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 1555 kez okundu
İlk İslam Devleti
Peygamber Efendimiz, on üç senelik Mekke devrinde mesâisini tamamıyla îmân esaslarını anlatmaya hasretmişti. Bu îmânî hizmet sayesinde birçok kimse İslâmın saâdetini sinesine koşmuştu. İmanlı insanların sayısı çoğalmış ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmişlerdi. Ancak buna rağmen bu devrede İslâm düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların tek silahı vardı, o da sabırdı.
Fakat, Hicret ile yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti. Müslümanlar îmânlarının gereği olan her şeyi serbestçe yapabiliyorlardı.
Hz. Resûlullahın Medine’ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş, daha önce bahsedildiği gibi, Muhacirlerle Ensarı kardeş yapmış olmasıydı. Efendimiz bununla Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş oluyordu. İslamın ırk, dil, sınıf ve coğrafi ayrılıkları tanımayan kardeşlik müessesesi böylece tarihte ilk defa gerçekleşiyordu.
MANİPÜLASYONA GİRİŞ DENEMESİ: SİMULARKLAR VE SİMÜLASYON
Rüstem Budak 29 Ocak, 2008 - 09:30- Rüstem Budak yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 407 kez okundu
Batı düşüncesinin ortaya koyduğu kavramlara ve düşünce pratiğine yine kendi içinden ciddi eleştiriler yükselmektedir. Bu durum batı düşüncesinin birçok çıkmazlarına rağmen kendi içinde sürekli eleştiriyi de barındırdığı için devamını sağlamaktadır. Batı fikriyatının insanlığı getirdiği ve götürmek istediği nokta konusunda derin analizler yapan ve eleştirel yaklaşımlar getirenlerden biri de Jean Baudrillard’tır. Baudrillard’ın “Simularklar ve Simülasyon” adlı eseri manipülasyonu anlama ve tanımlamada bizlere önemli ipuçları vermektedir. Çalışmasına öncelikle kitaba temel teşkil eden iki kavramı ele almaktadır. Bunlar, simulakrlar ve simülasyon’dur. “Simulakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.” (Baudrillard,2003) Var olan ve var edilen her şey bir anlam içerir. Bu gerçekliğin görünen ve görünmeyen yönleri vardır. Bu gerçekliğin görünümü olayı- eşyayı yorumlayan kişinin sahip olduğu algıya göre şekillenir. Gerçeklikten elde edilen görünümler gerçeğin özü gibi ifade edilir. Bu görünümleri bir mesaj yükleyerek çevreye yaymaya çalışırken simülasyon süreci başlar.
“Simülasyon: Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterme ya da açıklanma amacıyla bir market yada bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.” (Baudrillard,2003) Var olan bütünden elde edilen parçalar sunucunun bakış açısına, hedeflediği amaca ve üzerinde etkili olmaya çalıştığı kitleye göre yapay- sanal bir şekilde simüle edilerek sunulur.
MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 3 Batı Düşüncesinde İnsan
Rüstem Budak 26 Eylül, 2007 - 08:03- Rüstem Budak yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 695 kez okundu
Batı 14 ve 15. yüzyıllardan başlayarak düşünsel- sosyal- ekonomik-siyasal- toplumsal alanlarda büyük bir dönüşüm gerçekleştirdi. Bu dönüşüm Modern Batı Medeniyeti’ni oluşturdu. Bu medeniyet algısı günümüzde de halen etkisini sürdürmektedir. Diğer medeniyetlerde de olduğu gibi insana bakış açısında geleneksel düşünceyi dönüştürerek ve düşünce yaklaşımları ile değiştirdi. Batı bu değişimi kendisinden önceki Eski Yunan- İslam ve Roma medeniyetlerinin birikimlerinden faydalandı. Ancak bunların tekrarı yerine yeni bakış açıları ile farklı bir insan algısı geliştirdi.
Batı kendisinin içinde bulunduğu Hıristiyanlık ve Roma etkisinin biçimlendirdiği bir anlayış vardı. Din algısının oluşturduğu baskıcı anlayışı yıkan anlayış ön plana geldi. İnsanın doğumdan günahkâr doğduğu anlayışı yerine zihninin beyaz bir sayfa gibi boş olduğu ve doğumdan veya geçmişten herhangi bir günahın taşıyıcılığını üstlenmediği yaklaşımı ön plana geldi. Batının oluşturmaya çalıştığı yeni insanda modernlik öncesi din algısının yaşamın her alanındaki etkinliğini kırmak veya en aza indirgeyerek gelişmenin önünde engel oluşturmaktan uzak kılınmak istendi.
MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 2 HİNT- ÇİN DÜŞÜNCESİNDE İNSAN
Rüstem Budak 18 Eylül, 2007 - 08:09- Rüstem Budak yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 658 kez okundu
Her medeniyetin kendine özgü insan algısı vardır. Bu algı medeniyetin kültürel, coğrafi, ekonomik, siyasi yapısıyla ilintilisidir. Zihnimizde batı terminolojisinin jargonuyla konuşacak olursak Doğu’nun İnsan’a ilişkin tanımlamalarda farklı bir yeri olduğunu araştırma yapan herkes farkındadır. Hint ve Çin medeniyeti halen etkisi devam eden alt yapısı güçlü, geleneğin birikimiyle biçimlenen ve yenilenen insan anlayışı vardır.
Tanımlamalar:
“İnsan ölünce seni ateşe, soluğu rüzgâra, aklı aya, özü esire, saçı otlara karışır. Peki insanı kendisi nerede? Elini ver dostum; bu sırrı ancak sana ben açıklayabilirim” der Upanişadlarda. Ve insanların içindeki sırrı açıklamaya başlar.
MEDENİYETLERİN İNSAN TANIMLAMALARI- 1 Eski Yunan Düşüncesinde İnsan
Rüstem Budak 10 Eylül, 2007 - 08:03- Rüstem Budak yazıları
- 1 yorum
- devamı...
- 1104 kez okundu
İnsana bakış açınız sizin dünyaya, hayata, sorunlara, geleceğe, geçmişe yönelik görüşünüzü etkiler. İnsan… Yiyen, içen, sevinen, hastalanan, isyan eden, seven, nefret eden, düşünen, üzülen, paylaşan… İnsanlığın tarihi insanın kendini tanıma, anlamlandırma ve bunun doğrultusunda yönlendirme mücadelesinin tarihidir. İnsanın bakışı hep kendi üzerine olmuştur. Davranışını, psikolojisini, bedeninin, arzularını keşfetmeye çalışmıştır. Bu merak insanoğlu var olduğu müddetçe devam edeceği ve gittikçe derinleşeceği değişmeyen gerçektir. Tarih dinler, filozoflar, alimler, bilginler insan hakkında farklı yorumlar getirmişlerdir.
Hayata dair tüm tanımlamalarda insan merkezdir. Her medeniyetin insana ilişkin tanımlamaları farklı farklıdır. Medeniyetlerin beslendikleri düşünce kaynakları, coğrafya, tarihsel kültür farklı farklı insan algılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Biz de dört bölümden oluşacak bu yazı dizisinde insanlık tarihinin en önemli ve etkili medeniyetleri olan Eski Yunan, Hint-Çin, Batı ve İslam medeniyetlerinin insana bakış açılarını ele alacağız.
HARF DEVRİMİ
resul davutoğlu 11 Nisan, 2007 - 08:10- resul davutoğlu yazıları
- 14 yorum
- devamı...
- 5129 kez okundu
Bir yazarın harf devrimiyle ilgili yazısını okuyunca çok değişik duygularla bu yazıyı yazmak zorunda kaldım. Mazinin kül edilmesine bir başyazar öyle yaklaşıyorsa, "kelimeler orada kifayetsiz" kalıyor. Düşünce isyan ediyor. Cemil Meriç’i hatırladım. Acaba "sadece uydurukçaya karşı olmada mutaasıbım" diyen Meriç sağ olsaydı, o yazıyı nasıl değerlendirirdi. Fildişi kulesine sığınmakta haksız değilmiş. İçinizin yangınına yüzünü dönüp bakan yoksa, mecburen bir melce ararsınız. O kuleyi seçti. Ama sağ olsaydı, o yazara keskin hançerler misali cümlelerle saldıracağı kesindi. Ne mi yazmıştı yazarımız. Bugüne kadar yazılanları. Onlardan birini okumuşsanız, onu okumuş gibisiniz. Yazıldığı gibi okunmayan dillerde sıkıntı varmış falan filan. Bunları okurken Peyami Safa’nın bir başyazar hakkındaki cümleleri aklıma geldi. Neyse...
Alfabesini değiştiren tek millet var mı? Arnavutlar dışında yok. Onların da değiştirirken doğru dürüst bir yazılı kültürleri yoktu. Yani değiştirmemiş gibiler.
O övünülen hamle, bizi ebkem yaptı. Topal ve güdük... Yahya Kemal, Haşim, Cenap, Mithat Efendi, Fikret hâsılı kelam bütün o dahiler, ustalar ve âşıklar okunabiliyor mu? Hayır.
SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR / TELEVİZYONDA NOBEL KONUŞMASI // Cemil Meriç
İyinur Ergün 1 Mart, 2007 - 09:04- İyinur Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 682 kez okundu
"İnsanlık büyük bir aile, biz de bu aile'de kendimize düşen şerefli mevkii almak zorundayız. Yalnız bu ailede de Kabiller ve Habiller var. Asırlardan beri iki medeniyeti temsil etmişiz, iki ayrı dünyayı temsil etmişiz...
Avrupa'nın bizi anlaması, Avrupa'nın bizi gerçek değerlerimizle takdir etmesi düşünülebilir mi? şimdilik Nobel'in bize, armağanı birbirimizi tahrip için kullandığımız dinamit lokumlarından ibaret. Acaba istilbalde mağrur Avrupa, bizi de kendi ailesinin öz evladı telakki edecek mi? Mükafatlar konusunda bendeniz son derece şüpheliyim. Hakikatte armağanlar cılız kabiliyetleri, ölüme mahkum kabiliyetleri, yaşatmaya mecbur birer yardımcıdırlar. Yani birer koltuk değnekleridirler. şimdiye kadar hiçbir "deha" armağanlar sayesinde insanlığa kendini kabul ettirmemiştir. "Deha" her şeyden evvel uzun bir sabırdır, mücadeledir, kavgadır, fetihtir...Kaldı ki Nobel'in edebiyat mükafatı, kendi aile fertlerine ihsandan ibarettir. Gerçi arada bir uzak iklimlere kadar ihsanlarını rageyan etmek cömertliğini gösterir. Fakat kendi anlayacağı, kendi dünyasını güzelleştiren, kendi manevi ikliminde yetişen insanlar nail olabilir bu mükafatlara..
SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR / KÜLTÜR VE MEDENİYET (KUBBEALTİ KONFERANSI) // Cemil Meriç
İyinur Ergün 1 Mart, 2007 - 09:03- İyinur Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 1609 kez okundu
Dünya görüşleri asırların potasında kaynaşır. Bütün sanat ve fikir eserlerine ilham kaynağı olur. Bizim bütün, aşılmaz, ebedi bir dünya görüşümüz vardı. İnsanın bütününü kucaklıyordu İslam. Batı'nın dünya görüşleri ise birer sınıfın dünya görüsüydü. Yani birer ideoloji idi. Hıristiyanlık bize tesir etmedi. Liberalizm Machievelli'nin "gaye vasıtaları meşru kılar" görüsünde billurlaşmıştı. Ona da yabancı kaldık. Bütünden rast gele parçalar iktibas ettik. Nihayet sosyalizme karşı tamamen aciz kaldık. Sosyalizm Batı'nın son buluşu idi. Bütün beşeriyeti bağrına basacak bir ümitler bütünü idi.
Kendisine tarih olarak ecdada hakaret öğretilmiş, bedbaht ve hafızasız bir neslin sosyalizme teslim olmaması beklenemezdi. Ruh anomisi içinde olan gençlik, harabeler içinde doğdu. Nereye gidecekti? Ali Suavi'den Ziya Gökalp'e kadar hepsi Osmanlı'yı silmek istedi. 700 yıl zaferden zafere koşan ve insana haysiyeti öğreten bir medeniyeti, bir barbarlar medeniyeti olarak görmeye başladık. Maziye hürmet, irticaların en büyüğü olarak takdim edildi. Babalarımız budala idi, dedelerimiz mecnun. Avrupa'nın bize sunduğu yalanlar, içtimai hayatımıza intibak etmeyecek olan yalanlardı. Aslımızdan kopmuş, perişan ve muzdarip bir kitle idik. Sosyalizm, Avrupalılaşma'nın son perdesidir. Sosyalizm zehri, büsbütün faydasız olmadı. Batı düşüncesi yekpare bir bütün değildi. Bati ideolojileri birer yalandı. Hiçbir hakikat kendi insanımız tarafından söylenince itibar kazanmaz. Ama sosyalizmle anladık ki içtimai ilimlerde coğrafya ve tarihi kucaklayan bir doğruluk yoktur. İçtimai bir sınıfın meşruluğunu ispat için tarih sahnesine çıkmış yalanlardır içtimai ilimler. Sosyalizm bize bu yalanları ispat ve şüphe ile hareket etmemiz gerektiğini telkin etmiştir. Ama çok sinirli kalmıştır bu uyanış. Avrupa karşısında aşağılık duygusu duyan geniş gençlik, kendini yine de kapıp koyuverdi. Bugünkü Avrupa Medeniyeti kendine aşıktır. Avrupa'dan gelen her düşünceye karşı büyük bir şüphe ile bakmak ve kendi irfan hazinelerimize dönmek mecburiyetinde idik. Avrupa'nın son taarruzu birçok genci bizden kopardı. Ama bu gençler hakikati bütünüyle gördükleri gün bizden olacaktır.
SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR / DİN, MARKSİZM VE DİĞER SOSYALİZMLER // Cemil Meriç
İyinur Ergün 1 Mart, 2007 - 09:02- İyinur Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 810 kez okundu
Marx Kapital’in önsözünde “Almanya henüz kapitalist bir merhaleye gelmemiştir. Kapital’de mevzubahis olan ise iktisaden ileri memleketlerdir,” der. Ama Almanya’ya “De te fabula narratur” der, yani anlattığım bir gün ilerde Almanya’nın da başına gelecektir.
Türkiye de kurtuluşa ancak kendi tarihine dayanarak kavuşabilir diyenler var. Tanzimat’tan önce bir insan hammadde ambarı olan Anadolu, Tanzimat’tan sonra saraydan büsbütün koptu. Anadolu kendi karanlık gecesinde, kendinden utanan insanların vatanı oldu. Aydınla halk arasındaki uçurum tarihin hiçbir çağında, hiçbir yerde bu kadar korkunç olmamıştır. Bütün mukaddesleri ayaklar altına alınan halk, 46’dan sonra öfkelenir. İsyan, Anadolu’nun tarihe geçmek arzusudur. Kitapsızdır, öndersizdir. Kurtuluşu maziye dönüşte arar. Son tahlilde sarayla halk ayrıdır. Cuma namazında bütün Türkler omuz omuzadır. Cephede beraber ölürler, yani değerler levhasına inanırlar. Halk nazarında çöküşün tek sebebi vardır: Kur’an’a ihanet. Bir yosun, köksüz, tarihsiz. Türkiye aydınlarının, masonların, komünistlerin Türkiyesi, bir de bu ülkeyi kuran Müslüman Türkler vardır. Bu kalabalığa göre bütün kitaplar yalan söyler. Kur’an muzaffer olduğu gün Türkiye kurtulacaktır, Anadolu halkı için.
SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR / DEMOKRASİ DEMOPEDİDİR // Cemil Meriç
İyinur Ergün 1 Mart, 2007 - 09:01- İyinur Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- devamı...
- 1005 kez okundu
Demokrasi, halkın halk tarafından idaresi. Antik demokrasi adı verilen Grek ve Roma devletlerinde, bugün anladığımız mânâda bir demokrasi yoktu. Çünkü devlet anlayışı başka idi. Esirler ve hürler vardı. Esaret, muayyen istihsal vasıtalarının belli bir derecesinde olur. Harp tutsakları önce öldürülür veya yenirdi. O devirlere nazaran esirlerin çalıştırıldığı ve birer istihsal kuvveti olduğu devirler bir tekâmül sayılır.
Alt-yapının, istihsal sisteminin ideolojileri nasıl damgaladığının bir ispatı da, (Kelbiyûn hariç) tek bir filozofun esaret müessesine karşı çıkmayışıdır.
Ortaçağ’a hükmeden politik ilimler üstadı Aristo, eski Yunanlı ile hayvan arasına yerleştirir köleleri, Yunanlılara hizmet etmektir vazifeleri der. Eski Yunan’da şiirle, aşkla meşgûl olan bir élite (seçkinler grubu) için mevcuttu demokrasi. Epiktet ve Ezop hayatlarının muhtelif devirlerinde esir olmuşlardır.








Son yorumlar
30 dakika 17 saniye önce
48 dakika 39 saniye önce
55 dakika 12 saniye önce
59 dakika 34 saniye önce
1 saat 7 dakika önce
1 saat 10 dakika önce
1 saat 11 dakika önce
1 saat 22 dakika önce
1 saat 25 dakika önce
1 saat 31 dakika önce
1 saat 35 dakika önce
1 saat 38 dakika önce
1 saat 42 dakika önce
5 saat 2 dakika önce
7 saat 8 dakika önce