THE FOUNTAIN // KAYNAK

Kategoriler:

Kendisini henüz iki filmle tanıma fırsatı bulduğumuz ve ilk iki filminde de birbirinden çarpıcı konulara yer veren Pi ve Requiem For a Dream'ın yönetmeni Darren Aronofsky'nin son çalışması. Yaklaşık bin yıla yayılmış hüzünlü bir aşk hikayesi ve insanın ölümle olan yüzleşmesi...

Darren Aronofsky "pi"yi borçlanarak ve sadece 60 bin dolara çekip bize iyi bir yönetmen olduğunu ve anlatacak ciddi meselelerinin olduğunu gösterdi. "requiem for a dream" de ise sonuna kadar derin bir sarsıcı ve rahatsız edici üslupla kendine dünya çapında bir hayran kitlesi oluşturdu ve Darren Arronofsky beyazperdeden yansıtılabilecek belki en güçlü filmi yaptı: The Fountain! Yani, Kaynak...

Kaynak (Ab-ı hayat) konusu, kurgusu ve müzikleri ile ama hepsinden önce görselliği ile sıra dışı bir film. Darren Aronofsky’nin üçüncü filmi. Daha önce çektiği Pi ve Bir Rüya İçin Ağıt filmleriyle izleyicilerin gözünde çok özel bir yere sahip olan yönetmen, bu son filmiyle de yine denenmemişi denemeyi göze almış. Üç farklı zamanda geçen bir hikayeyi birbirine oldukça karmaşık bir kurguyla bağlayarak anlatmış.

Eşini ölümden kurtarmak için çabalayan bir bilim adamının yaşadıklarıyla, eşinin son bölümünü tamamlayamadığı kitabı üzerinden anlatılan, kraliçesini ölümsüzlüğe ulaştırmak için hayat ağacını arayan bir Konkistatör'ün yolculuğunu birleştiriyor, The Fountain. Bu iki ana hikayeyi birleştirirken ise, ortaya yeni bir hikayecik ekliyor. Sonsuzluğun sırrını arayan gelecek zamandan bir insanın cam fanus içindeki yaşadıkları, bu iki hikaye ve iki erkek karakter arasında da bir köprü rolü görüyor.

16., 20. ve 26. yüzyıllarda geçen hikayelerin kahramanlarını aynı oyuncular canlandırıyor. Bu yüzden yapılan geçişlerde kimi zaman izleyicinin aklı karışabiliyor, özellikle sonuç bölümünde bilim adamının hikayeyi tamamlamasıyla birleşen final kimilerine muğlak gelebilir. Buna bir de, Darren Aronofsky’nin sıradışı anlatımı ve anlattığı hikayeye uygun biçimde nesnelere yüklediği simgesel anlamlar eklenenince her izleyicinin ilk seferde kavramayacağı ve ortak olamayacağı bir film çıkıyor. Film çok farklı yorumlamalara açık. Gizemlerle dolu bir yapboz gibi ve tek bir yoldan sonuça ulaşılmıyor, pek çok farklı yolda sizi finale götürebiliyor.

Bu üç zaman birbiriyle iç içe anlatılmasının ötesinde birbiriyle sıkı sıkı bağlantılı, birbirinin devamı niteliğinde. Her üç zaman, birbirini takip ederek, bir çember, bir sonsuz döngü oluşturuyor.

Metafizik konusunu, alışılmadık ve çarpıcı görselliğiyle birleştiren yönetmen, filmini de ruhani bir sakinlik içinde anlatmayı seçmiş.

"Çok sevdiğiniz biri ölürken ne yaparsınız?", "ölüm bir son mu başlangıç mı?", "neden onu bırakmak istemiyoruz?" benzeri sorular soran ve kendi içinde bu soruların cevabını düşündürüyor.

Film bittiğinde düşüneceğiniz ve hissedeceğiniz çok şey olacağından kuşkum yok. Zira film ya çok beğenilecek ya da anlamsız bulunacaktır, ortası yok.

Ve bir müddet aklınızdan gitmeyecek tek bir kelime olacak gibi: "finish it..."

O'ndan sonra...

Kapısının kilidini yavaşça çevirdi ve evine girdi. Çantasını her zamanki yerine koyduktan sonra öğleyin kargo firmasının adına getirdiği poşeti umursamazca koltuğun üzerine fırlattı. Haftanın ilk iş gününden sonra düşünecek onca mesele varken, kendisini düşünen birilerinin olmasını pek umursamıyordu. Yorgun adımlarla banyoya doğru yürüdü, musluğu açtı ve yaşamamak için her gün binlerce bahane uydurduğu bu hayattan kurtulmak ister gibi avuçladığı suyu yüzüne tokat atarcasına savurdu. Istırap içinde kavrulan bir kalbin kokuşmuşluğunu artık bu berrak su bile temizleyemiyordu. Hayat, ellerinin arasından her geçen gün daha da kayıyordu.

* * *

Kimi zaman düşünmemek, düşünmeye yeğlenmelidir elbette; ancak bunun dozunu iyi ayarlamak gerekir. Zira terazinin kefeleri arasındaki en ufak bir dengesizlik “Düşüncesizsin!” ya da “Çok düşünme!” ile sonuçlanabilir. Bu nedenle en iyisi sessizlik... “Diğeri”ni eylemek istediğiniz zaman önce sessizliğe kavuşmak ve ne yapacaksanız bu dinginlikte yapmanız gerek. Bir damla gözyaşı, belki bir tebessüm ya da sessizlik... Sessizlik, insanın tek başına yürüyebileceği köprü... Hiç ölmeyecekmiş gibi, tek başına.

* * *

Akşam yemeği niyetine ısırdığı elmayı bir yere koyduktan sonra koltuğa oturdu ve kargo poşetini yırttı. İçinden çıkan DVD anlamak* isteyenlere ait bir hediyeydi. Aslında içinde ne olduğunu biliyordu; ama bunlarla vakit geçirmek isteyip istemediğinden emin değildi. Dört tane film... Hepsini ardı ardına izlese ömründen kaybedeceği aşağı yukarı altı saati düşündü. Sessizliğe boyun eğişini hatırladı ve elmayı diğer eline aldıktan sonra bilgisayarının başına gitti, DVD’yi bilgisayarına taktı, yediği elmayı hiçbir zaman bitiremeyeceğini bilmeden “Kaynak” filmine tıkladı.

* * *

Film izleyen insanları izlemek, film izlemekten daha hoştur. İşte bu yüzden kimi zamanlar sinema salonlarında yalnızca izleyicileri izlerim. Onların gözlerinden akseden ışıkları, hissettikleri duygularla kırışan alınlarını, kaşlarını ve düşüncelerini dile getiren ellerini, ağızlarını... Bunların hepsi filmde anlatılanlardan daha ötededir. Hiç izleyemediğim kadar izlerim. Hep izlemek istediğim kadar izlerim.

* * *

Artık bildiklerimin hükümsüzlüğünden endişe etmeye başladım. Çünkü insanların her geçen gün daha da çok unutmak için uğraştıklarını düşünüyorum. Istırabım hat safhada; ama anlatamıyorum. İşte bu nedenle gerçeklik duygularımı kaybediyorum. Parmaklarımın uyuşması gibi... Belki kendi kıyametimi yaşıyorum; ama bilemiyorum. Toprak olup gittiğim zaman bunca yaşadıklarım ne işe yarayacak? Tamam, inanıyorum ve hatta biliyorum; ama korkuyorum da. Çünkü yıllarca bu kuleye çıkmak için uğraştım; ama artık o kadar yüksekteyim ki, aşağıda ne olduğunu göremiyorum bile.

* * *

Yaşamak için AŞK gerek. Körü körüne değil, tamamen bilinçli bir AŞK. Yüzünü bir yudum AŞK’la yıkayan bir diğer yüzün yaşadığı gibi, durgun, bilgin ve dingin. Kaçmak ve kurtulmanın asla akla gelmediği, yalnızca mahpus olup içinde kaybolmayı umduğum AŞK.

Mutluluğu için yaşadığım Yârim’in kırışan kaşını düşünürüm, “Neden kırıştı?” ya da “Neden kırıştırdım?” diye. Canına can katmak için hayatımı dahi değersiz gördüğüm Yârim’i bir kerecik daha güldüremezsem, kendimi Cehennem’in en dibinde bulurum.

Bu dipsiz kuyunun kör karanlığında dahi olsam Yârim bana gülümser, sessizce elini uzatır ve ben O’na Cehennem’i ya da Cennet’i düşünmeden giderim. Hiç ölmeyecekmişiz, yarın ölecekmişiz gibi bana sarılır. Ötesini ne ben bilirim, ne O...

* * *

Gözlerini kırpmadan izlediği filmin etkisiyle yerinden yavaşça doğruldu ve bilgisayarını kapattı. Sessizliğin sonu gelmiyordu. Masanın üzerindeki fotoğrafa baktı, “Güzel bir filmdi, öyle değil mi?” dedi ve yavaş adımlarla yatağına doğru yürüdü.

Ölümü öldürmek!

İzlediğim onlarca film içinde beni etkileyen nadir filmlerden, Ab-ı Hayat. Film yönetmeninin daha önceki iki filmini de izlemiş yine naçizane çok başarılı bulmuştum. Zira o bildiğimiz bol reklamlı, lüks ve cinsellik kokan filmlerden farklıydı. Kaynak’ta ise bunu tam anlamıyla kanıtlamış kanımca.

Film boyunca öncelikle etkilendiğim filmin müzikleriydi. Filmi baştan sona izler kılan beklide fondaki tınıydı.

Kimilerine göre çok sıkıcı geldiğine inandığım ama biraz düşününce alıştığımız sinema görselinden ve manâsından farklı bir film olduğunu düşünmeniz şaşırtıcı gelmeyecektir.

Beni en çok düşündüren filmin sonuydu. İnsanın dünyanın “tanrısı” yapmaya çalışan medeni (!) insanlık burada da rolünü güzelce oynuyordu sonuna kadar.

Ölümü öldürmek!

Her geçen gün geliştirilen yenilikler, keşfedilen buluşlar dünyanın hakimi olduğunu zanneden aciz insanoğlunu ne yazık ki biraz daha bencil ve küstah kılıyor. Ölümü tedavi edilebilir bir hastalık olarak görmekte inat ediyorlar.

Aklı ile her şeyi çözümlediğini düşünen insanoğlunun çözemediği ve üzerinde durmaksızın uğraştığı tek mefhum ölüm! Ah... onu bir öldürebilseydi! Ama insan olduğunu yine unutuyor, gidebileceği yeri görmek istemiyor ısrarla. Hasılı insan sınırlarını görmek istemeyen bir debdebe içinde bocalayıp duruyor.

İşte tam da burada filmin sonunda sınırlarını gören bir bilim adamı çıkıyor karşımıza. Aklıyla, bilgisiyle ölüme dur diyemeyeceğini anlayan bir bilim adamı! Sınırlarını gören ve kabul eden bir bilim adamı!

Film boyunca süren duygusallığı böyle bir finalle sonlandırması, bende tarifsiz bir keyif bıraktı...
_________________________________________________________________________

Not: Yusuf bey yorumunuz içimi titretti...

Bilgin SAYDAM, mitolojiyi;

Bilgin SAYDAM, mitolojiyi; antik çağların psikolojisi, psikolojiyi de; modern zamanların mitolojisi olarak niteler.

Berat Demirci, mitleri milletlerin şifreli dili olarak niteler.

Şifreler çözülünce, milletlerin bilinçaltları da çözülmüş olur. Ben filmi izlerken bunları düşündüm. Film, mitolojiden hayli beslenmişe benziyor. Hayat Ağacı motifi ya da mitsel öğesi, antik kavimlerin birçoğunda var gibi gözüküyor. Eski Altay Türkleri'nde de var. Yaratılış, Türeyiş destanlarında.
Bir Ab-ı Hayat efsanesi de bizde oluşmuş. Divan edebiyatında buna sık sık baş vurulur.

İnsanda ölümsüz olma güçlü bir istektir. İnsan, ölümsüz olmak ister. Şeytan, insanı bunu ileri sürerek kandırmıştır. Bunu kendimizden hareketle de ileri sürebiliriz. Sanki bu dünyada hep biz yaşadık, bizden önce hiç kimse yaşamadı. Hep yaşayacağımızı sanırız. İşte sonsuzluk düşüncesi. İnsanlık bunu muhayyelesinde hep yaşatmıştır.

Hz. Hızır'ın ab-ı hayatı bulduğu ve ölümsüzlüğü elde ettiğine inanılır.Bizdeki “Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez”, “Hızır gibi yetişti” ve benzeri atasözü ve deyimler hep bu halk inancının bir ifadesidir. Tabii ki bunun bir gerçekliği yoktur.

Çünkü, Kur’an ve hadis metinlerini baz alanlar Hızır’ın ebedi yaşadığı inancını şiddetle reddederler. En kuvvetli delil olarak da Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed’e hitap eden şu mealdeki ayettir: “Biz senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik” (21/Enbiya 34)

Hızır’ın ebedi yaşadığını kabul eden çevreler ise ulemadan çok mutasavvıflar ve halktır. Bunların delilleri ise bir çok efsane, rivayetler, hikaye, menkıbe ve fıkralardır.

Bu efsane ve rivayetler daha çok insandaki bu sonsuza kadar yaşama ve ölümsüz olma isteğinden kaynaklanmaktadır.

Filmde baş kahramanın ağzından ölüm bir hastalık olarak nitelendirilir. Dikkat edelim bir hastalık. Tedavisi bulunabilecek bir hastalık Ve ben bulacağım, der. Bizde de bu meyanda bir Lokman Hekim hikayesi vardır ki, ona girmiyorum.

Filmde daha çok bu mitolojik unsurlar ön planda. Ölümü yok etme ve sonsuza kadar yaşama.

Ne denmişti: Mitoloji; antik zamanların psikolojisi. Film, mitolojik unsurlarla örülerek, insanlığın bilinçaltında yatan bu düşünceyi-sonsuza kadar yaşama- ifşa etmenin peşindedir.

Filmin her üç ayrı zamanında aynı kahramanların farklı görünümlerde yer alması da bu düşünceden kaynaklanmaktadır kanımca. Zaman ve zemin değişse de bizim varlığımız devam edecektir/etmelidir düşüncesi.

Ne var ki, bunu ifade etmek için de mitolojinin her şeyinden yararlanmıştır yönetmenimiz.

Ne var ki insan, cennette sonsuza kadar yaşayacaktır. Bunu buradaki aklımızla kavramamız mümkün değildir.

Fena değildi film. Anlamak ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.

Bugün kargoyu aldım çok

Bugün kargoyu aldım çok şükür.İçinden bir tane CD çıktı.
Bilgisayarım açmadı,evdeki vcd çalışmadı,benimde saçlarım döküldü.
Bakalım yarın nasib...

Daha dün insanın

Daha dün insanın makineleştirilmek istenmesinden bahsetmiştik. Ancak bunu başarmanın mümkün olmadığını biliyoruz. Çünkü burada bahsi geçen varlık insan. “İnsan”ın kendine has bazı özellikleri var; yorulmak, acıkmak, konuşmak, uyumak… gibi. Ölmek de bunlardan biri işte. Ölüm bu varlığın adını “insan” yapan bir kavram.

Ölüm dünya hayatı için ‘biçilmiş bir kaftan’.
“Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak."(Rahman Sûresi, 26)
“Her nefis ölümü tadacaktır." (Enbiya Sûresi, 35)

Aslında ölüm insanoğlu için bir lütûftur. Zaman büyük bir hızla yoluna devam ederken, ona yetişmekte zorlanıyoruz. Bunun bir alâmeti olarak da yaşlanıyoruz zaten. Torununun torunu zamanında veya daha ileri bir zaman diliminde yaşamak isteyecek kaç dede vardır acaba? İnsanlar çocukları ile bile kültür çatışması yaşarken, kendilerinden kaç kuşak sonrasının zamanında hayatta almayı tahayyüle neden gereksinim duyarlar? Dünyanın bitmek tükenmek bilmeyen meşgaleleri karşısında bir “ömür” bile ayakta durmak konusunda güçlük çekerken, bu ölümsüzlük isteği nedendir acaba?

“Yeşil Yol” filmini izleyenler bilirler; kahramanımız çevresindeki insanlara nazaran oldukça uzun bir ömür sürer ve öldüğünde, tanıdığı kişilerden kimse hayatta değildir. Dünyada yapayalnızsınız ve dünya da artık sizin bildiğiniz dünya değil. Bu korkunç bir duygu olsa gerek.

Bunlara ilâveten, ölümün zamanını bilemiyor oluşumuz da, ,insan sunulmuş ayrı bir ikramdır. Dr. Creo, eşinin sabaha öleceğini bilse, hastane odasında onunla birlikte gece boyunca rahat bir uyku uyuyabilir miydi?..

nebula bulutumuz

İç dünyamız.

Bir Nebula bulutunun ortasında anlatılan hikâyede bizleri temsilen Thomas'in iç dünyasının olgunlaşma serüveni ve aşkımızı temsilen Izzi.

İzzi’ nin ölümünün önce kabullenemeyişi, sonra ise ölüm vasıtası ile mutlak kavuşmanın finali…

Bence bu film tekrar, tekrar izlenmelidir.

Bu dünyada ölümsüzlüğü aramak boşuna. Çünkü ölümsüzlük ancak ölümle gelir.

Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.yunus 100

"O" çamurumuza insan

"O" çamurumuza insan suretini üfleyip ,varlık deryasında var olmnayı lutfetti."O" sonsuz iltifatlara boğdu.hiç olmaktan kurtardı.bize sonsuzluğu nasip etti.hayatta var olmamızın en güzel cevaplarından biridir,ölüm..."O"nun varlığının ispatı değil midir ölüm?

konkistatör tüm çabasıyla,iradesiyle,aklıyla eşini kurtara bilmek için elinden geleni yapıyor. tümçabası eşi izzi için,onu kurtarabilmek.ölümü bir hastalık olarak görüp onu yenme uğraşı içindedir.

unuttuğu(unutmak bile bize bir lütufken)ya da görmek istemediği ölümgerçeğinin kaçınılmaz olduğu...bizi hiç olmaktansa var olduran,bize nice süprizlerle dolu hayat bağışlayanın,hiç hak etmediğimiz halde aile,mutluluk,huzur,sevgi,aşk gibi hediyelere boğanı unutmuştu...

izzi'nin ölümü acı ama hiçbir zaman değişmeyecek ya da değiştirilemeyecek gerçeği gözlerinin önüne serdi.hayata geçirmek istediği ölümsüzlük projesinin gerçekleşemeyeceğini;ancak ve ancak ölmekle ölümsüzleşebileceğini anladı...

Ölüm, saygıyı öğrenmek için dehşetli bir yoldur.

En beğendiğim filmler arasında yer almıştır The Fountain. İyinur Hanım’ın değindiği gibi Pi ve Requiem For a Dream’de de oldukça başarılı Darren Aronofsky. Filmi izlemeye başladığımda etkileyici müziğiyle tamamen filme odaklanmış, parçaları birleştirmeye başlamıştım yavaş yavaş… Filmin sonunda ‘aslında ne kadar da netmiş anlatmak istediği yönetmenin onca karmaşıklıkla’ dedim. Ölüme karşı gelmek imkansız; ölümsüzlüğe ulaşmak ölümden geçer.

İnsan aklı çok şeyi keşfetmeyi başarabilen bir donanıma sahip, Allah (Celle Celalûhu) tarafından düşünebilmemiz için biz insanlara bahşedilen bir lütuf. İnsan bu muhteşem varlıkla, film kahramanında gördüğümüz gibi olamayacağı oldurmaya çabalıyor. Mucizevi varlık insan, bu noktada ne kadar acz ve fakr olduğunu göremiyor. Bizler Cenab-ı Allah’ın karşısında ne kadar noksan, ne kadar aciz olduğumuzun farkına varabilmeliyiz. Aksi takdirde, sadece akılla yürüyeceğimiz yolda küfre bulaşmaktan kendimizi alıkoyamayabiliriz. Diyor ya filmde; ölüm, saygıyı öğrenmek için dehşetli bir yoldur. Evet insan haddini bilmeli, sınırlarını görebilmeli…

Biz insanlar, aklımızı Yüce Yaratan’ın büyüklüğünü biraz daha anlayabilmek için kullanıyorsak, keşfettiklerimizi O’na dayandırabiliyorsak, düşüncelerimizi O’nunla birleştirebiliyorsak, gerçekten aklımızı kullanabiliyor, gerçekten düşünebiliyoruz demektir. O’ndan geldik O’na gideceğiz”, “O’ndan gelen her şeye razıyım” diyebiliyorsak , kapatmışızdır gözlerimizi fani dünyaya. Sen her şeyin sahibi, Sen’in varlığına ve birliğine inanıyorum; Sen’in resûlune inanıyorum, Sen’nin emir ve yasaklarına köleyim diyebiliyorsak, ebediyete uzanan yola doğru adımlarımızı atmış ve kurtuluşa ermişiz demektir.

Filmi izlemeye

Filmi izlemeye başladığımda bir süre zorlandım anlamakta.
“Ne oluyor… Kim kimdi? “ vs. sorular kapladı kafamı. Acaba geri dönüşler yapsam mı diye düşünmek ise o andaki olanlara dikkatimi vermemi ve anlamamı güçleştiriyordu. Bu şekilde geçen on-on beş dakika sonunda hiç kesmeden sonuna kadar sabretmeye ve gerekirse ondan sonra tekrar izlemeye karar vererek devam ettim.

Sonuçta iyi ki de böyle yapmışım diye düşündüm. Çünkü film ilerledikçe her şey yerli yerine oturmaya başlıyordu kafamda.“Tıpkı hayat gibi” dedim kendi kendime. Yaşarken anlayamadığı, anlamlandıramadığı birçok şeyi, daha net anlar hale geliyor insan yıllar ilerledikçe. Bu açıdan filmin hayata benzeyen bir yönü olduğunu düşündüm. Oysaki hayat filmini yeniden izlemenin imkânı yoktu insan için. Bu yüzden ne anlayacaksa bir seferde anlayabilmeliydi kendi hayat filminde. Üstelik ne zaman sonlanacağı bilinmeyen bir film.

Ne var ki böyle düşünmüyor insan. Daima yarına, yarınlara ulaşılacağı zannı, varsayımı ile sürüyor hayatlar. Geride kalan günler arttığı ve ilerideki günlerin azaldığı dönemlere ulaştığında veya bir kaza, hastalık vb. bir nedenle daha sık düşünülür hale geliyor ölüm. Ölümle yüzleşmek ise ölümsüzlük arayışına yöneltiyor insanı.

İnsanın aradığı gerçekte ölümsüzlük değil de hayatın, yani dünya hayatının sürekliliğidir.Birbirini geçersiz kılan iki şeyin bir arada bulunması imkânsızdır. Ölümün olduğu yerde ölümsüzlük… Ölümsüzlüğün olduğu yerde ise ölüm olamaz. Ölümsüzlük, ölüm olgusunun hiç var olmamasıyla mümkündür. Dünya hayatında ölüm olgusu kaçınılmazdır insan için;

De ki: "Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır." Cuma Suresi–8

Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Nisa Suresi–78

Ne var ki; Tıpkı ışığın olmayışına karanlık adını verdiği gibi, dünya hayatının olmayışına da ölüm adını takan insan, ölümü “Yok olmak” şeklinde anladığı için hep var olmak adına ölümsüzlük arayışına girişir. Yapması gereken ise önce sorun saydığı şeyi anlamaktır.

Bizim var oluşumuzun kaynağı kendisinde yokluk bulunmayan bir özden gelmektedir. Var oluşumuz yok olmayacağımızın garantisidir bir anlamda. Hal böyle iken Şeytan insanı yanıltmıştır.

"Bunun üzerine, Şeytan, onlara, [o ana kadar] farkında olmadıkları çıplaklıklarını göstermek amacıyla fısıldayıp: 'Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutması, yalnızca, siz ikiniz melekler [gibi] olmayasınız ya da sonsuza kadar yaşamayasınız diyedir' dedi. Araf Suresi–20"

İnsanın ilk günahı ile başlayan dünya hayatının sonucu olarak;
“Her nefis ölümü tadacaktır. “ buyurur Allah (cc) Enbiya Suresi–35 ‘te
Tadılacak olan ölüm, ölümsüzlük arayışına giren kimselerin sandığı gibi yok olmak değildir. Ayetin devamında; "Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz." Buyurur Allah (cc). Ölüm “Yok olmak” olsa sonrası söz konusu olamaz.

Ayrıca insanın ölümden korkması ve kaçması, onu bir zorluk olarak görmesi bile ölüm sonrasının olduğunun ispatıdır. Aksi takdirde “Elbette her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır” ( İnşirah Suresi–5) ayeti gerçekleşmemiş olur ki bu imkânsızdır.
Tabi ki bunlar, İslam çerçevesinde Allah’ a iman eden insan için böyledir.
Allah’ a iman etmeyen bir insanın ise ölümsüz olması zaten imkânsızdır.

Ölümsüzlüğe ulaşmanın tek yolu ölümü aşmaktır. Film bunu hem görsel hem fikirsel açıdan oldukça başarılı bir şekilde işlemiş. Genel konusunun dışında ise bana ilginç gelen iki sahnesinden de bahsetmek isterim.

Birincisi İzzi’nin;
“ Yere düştüğümde kendimi aptal gibi hissettim” demesi kafamda yer etti nedense.
Belki ölümsüzlük üstüne kitap yazan bir insanın en ufak bir kazada acziyetini fark etmiş olmasıdır bunun nedeni.

İkincisi ise;
“Karının yanında olmalısın… sana ihtiyacı var” diyen kişiye;
“Ne için burada olduğumu sanıyorsunuz” diyen doktorun hali benzer şekilde iz bıraktı bende. Aslında insanın bir başka insanı algılayışında ne kadar da yetersiz kalabileceğine dair bir vurgu gibiydi. Çünkü karısının kendisine olan ihtiyacının öylesine farkındaydı ki o doktor, her anı bu düşünceyle ve bir çözüm arayışı ile doluydu.

Güzel ve değerli bir film izledim. Anlamak’ a teşekkür ediyorum.

Abı hayat

Gönderilen filmler içersinde beni en çok etkileyen ve üzerinde düşünmemi sağlayan filmdi Abı Hayat.İnsanı terbiye eden en güçlü düşüncenin ölüm düşüncesi olduğu çok başarılı bir şekilde yansımıştı beyaz perdeye.Yönetmen kafa karıştıran bir kurguyla anlatmak istediği konuyu ilerleyen dakikalarda yerli yerine oturtmuş.Film bittikten sonra neden biz bu kadar doğru mesajlar veren filmleri batılı yönetmenlerin perdelerinden izliyoruz diye düşünmeden edemedim.Şeytanın Avukatı isimli filminde bu anlamda inanan insanlara doğru mesajlar verdiği kanısındayım.Arkadaşlarımın yorumlarına katılmakla beraber insanın ölüm düşüncesini kabullenmesinin bireyin hayatını olumlu anlamda düzenlediğini düşünüyorum .Osmanlıda mezarlıkların şehir merkezlerinde oluşunun nedenide böyle değerlendirmek lazım.Hayatın içinde yaşayan ölüm...Tabi çok zor bir imtihan .Filmde olduğu gibi ölümün bir yok oluş değil yeni bir başlangıç olduğunu bilmek arkasında bıraktığı insanlarıda hayata tekrar bağlayan bir bir umut.Anlamak ailesine tekrar teşekkürler .Tabi bununla sınırlı kalmasın devamını bekliyoruz......Selam ile

ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ

ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ

Ebediyet arzusu damarlarında kandır insanın. Beşer, ölümsüzlüğe meftundur,sonsuzluğa aşıktır. Babadan kalma bir mirastır bu aşk. Şeytanın, Hz.Adem’e vesvese vermeye çalışırken, “ İster misin sana ebediyet(ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatını göstereyim?” (Taha, 20/120) demesi bu yüzdendir: İnsanlığın Atası’nı (Aleyhisselam) “ yasak meyve”ye el uzattıran saik, tabiatında var olan ölümsüz hayata kavuşma rağbetidir.(Araf,7/21)

İnsandaki beka aşkına, ebediyet özlemine ve bitip tükenme bilmeyen emellere karşılık dünya hayatının çok kısa oluşu, Adem’in çocuklarına yaşlılığın çaresini, ölümsüzlüğün şifresini ve sonsuzluğun sırını arayıp bulma fikrini ilham etmiştir.Bu düşünce , beşer tarihinin ilk dönemlerinden itibaren hemen her toplumda tesirini göstermiş ve ebedi hayatın anahtarını arayan kimselerin mücadelelerini anlatan Gılgamış destanı ve İskender efsanesi gibi pek çok hikayenin doğmasına sebebiyet vermiştir.

Hususiyle Ortaçağ’da, Simyagerlerin en büyük hedefi, hem madenleri altına çevireceğine hem de bütün hastalıkları iyileştireceğine ve hayatın sonsuza dek sürmesini sağlayacağına inandıkları ölümsüzlük iksirini, efsanevi bir madde olan “ kibrit-i ahmer”i bulmak olmuştur.

Bazen “ab-ı hayat”, “aynü’l-hayat” , “nehrül-hayat”, “ab-ı cavidani”, “ab-ı zindeği”, “ab-ı beka” şeklinde anılan, kimi zaman “hayat kaynağı” , “hayat çeşmesi”, “bengi su”, “dirilik suyu” sözleriyle nazara verilen, bazen de Hazreti Hızır’a ve İskender’e atfen “ab-ı Hızır” ya da “ab-ı İskender” unvanlarıyla yad edilen bu sonsuzluk tiryakı, -suyun bütün canlılar için taşıdığı önemden dolayı- genellikle bir çeşit su olarak tahayyül edilmiş ve bütün dünya mitolojilerinde olduğu gibi, bizim kültürümüzün esaslarını meydana getiren dini ve milli eserlerde de çokça zikredilmiştir.

Bazı tefsircilere göre, Kur’an-ı Kerim’de, Musa Aleyhisselam ve Hazreti Hızır
Kıssası anlatılırken de “ab-ı hayat” ima edilmiştir. (Kehf 18/60-82) Ayet-i kerimelerde ve hadis kaynaklarında Hazreti Musa ile arkadaşının yanlarına azık olarak aldıkları balığın nasıl dirildiğine dair herhangi bir açıklama yoktur. Fakat , sadece Buhari’de yer alan bir rivayete bakılacak olursa; Hızır’la buluşacakları kayanın dibinde bir kaynak vardı ki, buna “aynü’l-hayat” (hayat pınarı, can gözesi) deniyordu; çünkü, onun temas ettiği ölüler yeniden diriliyordu.İşte, bu sudan sıçrayan damlalar balığa değince, balık hemen canlanıp bir kanala atlamış, sonra da denize karışıp gitmişti.

.

Oysa, ihtiyarı gençleştiren, hastayı iyileştiren ve ölmüşü ebedi diriliğe erdiren bengi su gerçekten mevcuttur. O, “tevhid şerbeti”dir; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme, masivayla olan münasebetleri de hep O’nun hoşnutluğuna bağlama ve her şeye O’ndan ötürü alaka duyma usaresinden elde edilen zülaldir.Cenab-ı Hak’tan habersiz ve haktan kopuk yaşayanların daha ömürlerinin baharındayken ölüm yudumlamış gibi olmalarına, sonra da ebediyen hasret ve hicran içinde inleyip durmalarına mukabil, kalp zirvelerine yükselip can gözüyle O’nu temaşa edenler, her şeyi bulmuş ve hizlandan kurtulmuş sayılırlar. Şu kadar var ki, böyle bir şahikaya ulaşma, hayvaniyeti bırakıp cismaniyetten uzaklaşmaya ve biyolojik hayat çeperinden sıyrılarak, kalp ve ruhun hayat mertebelerine yönelmeye bağlıdır.Bu yolun en hızlı yükselme vasıtası ise, iman, marifet ve muhabbetullah hakikatlerine karşı sürekli açık durmaktır. Bu itibarla, tevhid “aynül-hayat”tır, iman “ab-ı beka”dır; marifet “can gözesi”, muhabbet “Hızır çeşmesi” ve İslam ebedi saadet bahşeden bir “Kevser çağlayanı”dır.

Osman Şimşek’in bir yazısından alıntıdır.

Bu yazının devamını yazmak isterdim ama çok uzun olunca gözüm korktu. Filmle bağdaştırırsam anlaşılan o ki insanoğlu dünden bugüne ölümsüzlük iksirini bulmaya çalışmaktadır. Arayan Mevla’sını da buluyor, belasını da. Mühim olan aradaki farkı ANLAMAK…

Film müziğiyle, konusuyla, görselliğiyle ve oyuncularıyla muhteşem...