THOMAS MORE // UTOPIA
- İyinur Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 3189 kez okundu
- rastgele...
"Utopia adası, ortalarına düşen en geniş yerinde iki yüz mildir. Bu genişlik adanın iki yanına doğru bir hayli sürüp gider, sonra uçlara doğru azalmaya başlar. Öyle ki ada beş yüz millik bir yarım-çember olur ve iki ucunun arası aşağı yukarı on bir mil çeken bir hilal biçimini alır. Hilalin ortası geniş bir körfezdir. Toprak hilalin sırtına doğru yükselir ve rüzgârları keser. Onun için de körfez dalgasızdır ve az çok durgun bir gölü andırır. Bu körfez her yerine gemilerin yanaşabileceği bir tek geniş liman gibidir. Körfezin girişi tehlikelidir. Çünkü, bir yanda kumluk sığlar, öbür yanda, neredeyse suyun yüzüne çıkan sarp kayalar vardır.
Tam ortada, çok uzaklarda gözüken ve gözüktüğü için de tehlikeli olmayan bir kayalık vardır. Utopia'lılar bu kayalığın başına bir kale yapmışlar ve içine bir alay asker yerleştirmişlerdir. Öbür kayalar su altında olduklarından gemiler için birer tuzaktır. Bu kayalar arasındaki yolları yalnız Utopia'lılar bilir. Bir Utopia'lı kılavuz olmadan hiçbir yabancı gemi buradan içeriye giremez. Kaldı ki, kıyılarda fenerler olmasa kendileri bile zor girerler. Bu fenerlerin yerini değiştirecek olsalar, en kalabalık düşman filosu yolunu şaşırıp kayalara çarparak batabilir.
Adanın öbür yanında birçok liman var. Ama orada gerek doğa gerek insan eli öylesine savunma olanakları yaratmıştır ki, bir avuç asker bütün bir ordunun karaya çıkmasına engel olabilir. Söylenenlere inanılacak olursa, burası eskiden bir ada değilmiş. Adanın durumu da bunu düşündürüyür. Eskiden buraya Abraxa denirmiş ama kral Utopus orayı fethedince Utopia olmuş. Bu akıllı kral ele geçirdiği ülkenin kaba ve vahşi halkını uslu, uygar, kibar insanlar haline getirdi. O kadar ki, Utopia'lılar bugün dünyanın en üstün ulusu oldu. Utopus burasını elde eder etmez, adayı karaya birleştiren 15 millik berzahı yardırdı ve böylece Abraxa toprakları Utopia oldu. Bu dev işin başarılmasında Utopus kendi ordusunun askerleriyle ada halkını bir arada çalıştırdı. Çünkü yerlilerin bunu zorla kölelere yaptırılan bir angarya diye görmelerini istemiyordu. Bunca insan gücü bir araya gelince, bir çırpıda başarı kazanıldı. Bu işi saçma görüp alaya alan komşu devletler, sonradan şaşırakaldılar ve korkmaya başladılar.
Utopia adasının 54 büyük ve güzel şehri vardır. Hepsinde aynı dil konuşulur. Aynı töreler, aynı kurumlar, aynı yasalar yürürlüktedir. 54 şehrin hepsi aynı plan gereğince kurulmuştur ve hepsinde bölge özelliklerine göre biçimlenen aynı devlet yapısı vardır. Şehirlerin arası en az 24 mildir ve yürüyerek bir günde birinden öbürüne gidilir. Her yıl, her şehirden üç yaşlı başlı, bilge kişi gelip Amaurote'de toplanır ve memleket işlerine bakar. Amaurote adanın başkentidir. Çünkü, orta yerdedir ve herkesin kolayca toplanmasına elverişlidir. Her şehrin tarım için en az 20 millik bir toprağı vardır. Genel olarak, toprak genişliği şehrin uzaklığıyla orantılıdır.
Hiçbir şehir yasanın çizdiği sınırları artırma hevesine düşmez. Halk kendini toprağın sahibi değil, çiftçisi, işçisi diye görür. Tarlaların ortasında her türlü tarım aracıyla donatılmış çiftlik evleri vardır. Bu evlerde her mevsimde, şehrin nöbet sırasıyla yolladığı işçi orduları oturur. Her çiftçi birliğinde kadın erkek en az 40 kişi ve iki köle vardır. Her topluluğun başında, birer aile babası ve anası olarak, aklı başında, ölçülü bir kadınla bir erkek bulunur. Her 30 çiftçi ya da aile birliği bir philarch’ın yönetimindedir. Her yıl, her birlikten 20 çiftçi şehre döner. Bunlar iki yıllık tarım nöbetini bitirmiş olanlardır. Bunların yerine 20 kişi tarım ödevi yapmaya gelir. Yeni gelenler, çiftlikte bir yıl çalışmış olanlardan ders görür, toprağı işlemesini öğrenir ve ertesi yıl kendileri de başkalarını yetiştirir. Böylece, çiftçinin toptan acemi olması önlenir ve halkın yiyeceği bilgisizlik, görgüsüzlük yüzünden tehlikeye düşmez.
Bu her yılki yenileşmenin ve nöbet değiştirmenin bir amacı da, yurttaşların hayatını çetin el kol işlerinde uzun süre yıpratmamaktır. Bununla beraber, tarım işlerinden hoşlanan bazıları köyde daha uzun süre kalma izini alabilirle. Çiftçiler toprağı işler, hayvan besler, odun keser ve bunları karadan denizden şehre taşır. Tavukları çoğaltmakta çok akıllıca buluşları vardır. Yumurtaları kuluçka altına koymazlar, gerekli sıcaklığı kendileri sağlayıp civciv çıkartırlar ve civciv kabuğunu delince tavuklar değil, insanları ana bilip onların ardından giderler. Pek az at beslerler, ama besledikleri atlar yaman olur. Gençler onları binicilik, savaş talimleri ve yarışlarda kullanırlar. Tarım ve ulaştırma işlerine yalnız öküzler koşulur. Utopia'lılar derler ki, öküz atla boy ölçüşemez, ama ondan daha sabırlı, daha dayanıklıdır. Öküz daha az hastalanır, daha ucuza mal olur, üstelik işe yaramaz olunca eti yenir.
Ekip biçtikleri ile bol bol ekmek yaparlar. Üzümün, elmanın ve armudun suyundan şarap yapıp içerler. Sadece su ya da bal ve meyanköküyle kaynatılmış su içtikleri de olur. Her şehrin ve köylerinin yiyeceği içeceği en ince hesaplarla belirlenmiştir. Bununla beraber, çiftçiler harcadıklarından çok daha fazlasını yetiştirmeye çalışırlar. Artan yiyecek ve içecekler komşu memleketlere yollanır. Köyde bulunmayan eşyayı, kap kaçağı, çiftçiler şehirden sağlarlar. Bunlar için şehir yöneticilerine başvurur ve dilediklerini karşılıksız ve beklemeksizin alırlar. Bu işleri, her ay, şehre tatile geldikleri zaman yaparlar. Hasat zamanı gelince, aile birliklerinin başları philarch’lar şehir yöneticilerine haber salar, ne kadar işçiye ihtiyaçları olduğunu bildirirler. Bunun üzerine hasatçılar belli bir zamanda sürü sürü gelir ve hava güzelse, bir günde ürünleri kaldırıverirler.
UTOPIA ŞEHİRLERİ VE BAŞKENT AMAUROTE ÜSTÜNE
Bir Utopia şehrini bilen, hepsini bilir. Çünkü bölge özellikleri dışında, bütün şehirler birbirine benzer. Onun için size herhangi bir şehri anlatabilirim ama, Amaurote şehrini seçiyorum. Çünkü orası Millet Meclisinin ve hükümetin bulunduğu yerdir. Bundan ötürü de bütün öteki şehirlerden daha ünlü ve önemlidir. Ayrıca orada tam beş yıl yaşadığım için, en çok orasını severim. Amauorte alçak bir tepenin tatlı yamacında ve dörtköşemsi bir biçimde kurulmuştur. Şehir, tam tepenin biraz altından başlar ve Anydra ırmağının kıyılarına kadar iki mil uzar, nehre yaklaştıkça da genişler. Anydra ırmağı Amaurote’un 24 mil yukarılarında ufacık bir kaynaktan doğar. Bu cılız su aktıkça ve başka ırmaklarla birleştikçe büyür ve şehrin karşısında genişliği yarım bili bulur. Ondan sonra da genişledikçe genişler ve 60 mil ötelerde Okyanusa dökülür. Denizle şehir arasında, şehrin altı mil kadar yukarısında ırmak suları, günde altı saat yükselip alçalır. Yükselme zamanı, denizin suları Anydra’nın yatağına otuz mil kadar girer ve nehri kaynağına doğru iter, o zaman Anydra’nın suları tuzlanır. Ama alçalma başlayınca, sular temizlenir, şehre tatlı su gelir ve denize kadar bozulmadan akar.
Anydra'nın iki kıyısı bir taş köprüyle birleşir. Muhteşem kemerler üstünden geçen bu köprü, şehrin denize uzak olan yukarı ucunda kurulmuştur. Gemiler bu köprünün altından kolayca geçebilirler. Şehirde bundan daha küçük bir ırmak da vardır. Tatlı tatlı akan bu nehir, şehrin kurulduğu tepeden çıkar ve şehri ortasından geçip Anydra ile birleşir. Amaurote'lular bu ırmağın kaynağını büyük taşlarla çevirip şehrin sınırları içine almışlardır. Düşman kuşatacak olursa, suyu kesmesin, ya da zehirlemesin diye, kaynağın en yüksek yerinden künklerle alınan su, dört bir yana dağıtılıp şehrin en kuytu köşelerine kadar ulaştırılır. Künklerin gidemediği yerlerde yağmur sularını toplayan ve şehir halkının ihtiyaçlarını karşılayan büyük sarnıçlar vardır.
Şehir çepeçevre yüksek ve kalın duvarlarla çevrilidir. Yer yer de kuleler ve kalelerle donatılmıştır. Surların üç yanında derin, geniş ama çitler, dikenli çalılarla dolu susuz hendekler vardır. Dördüncü yanındaki hendekse ırmağın kendisidir. Sokaklar ve meydanlar, hem ulaştırmayı kolaylaştıracak, hem de rüzgârdan korunacak biçimde düzenlenmiştir. Evlerin rahatlığına diyecek yoktur, hepsi temiz ve güzeldir. Sokaklar boyunca, karşılıklı ve yanyana uzanırlar. Evlerin arkasında, geniş bahçeler vardır. Her evin bir kapısı sokağa, bir kapısı bahçeye açılır. Her iki kapı da bir dokunuşta açılacak kadar hafiftir. Kilitler anahtarlar yoktur. İsteyen girebilir. Çünkü evde hiçbir şey özel değildir, ne varsa herkesin malıdır. Utopia'lılar ev bark konusunda ortaklık ilkesine bağlıdırlar. Özel mülk düşüncesini kökünden yok etmek için her on yılda bir ev değiştirirler ve herkesin oturacağı ev kura ile belli olur.
Şehirliler bahçelerine büyük bir önem verirler. Üzümler, meyveler, çiçekler ve türlü bitkiler yetiştirirler. Bu işi o kadar bilgi ve zevkle yaparlar ki, ben şimdiye kadar hiçbir yerde bu bahçelerden daha bereketlisine, daha verimlisine ve göze daha güzel görünenine rastlamadım. Bahçeye düşkünlükleri sadece kendi zevkleri için değildir. Şehrin mahalleleri arasında en bakımlı bahçeyi kimler yapacak diye bir yarışma vardır. Doğrusu yurttaşlar için bundan daha hoş, daha yararlı bir uğraş düşünülemez. Utopia'yı kuran bunu çok İyi anlamış olacak ki herkesin aklını bahçelere çelmek için ne gerekse yapmış. Utopia'lılar şehrin genel planını Utopus'un yaptığını söylerler. Ama bu devlet kurucusu tasarladığı bütün yapıları ve güzel yerleştirmeleri bitirememiş ve bir insan ömrünü aşan bu işleri kendinden sonraki kuşaklara bırakmış.
Adanın fethinden beri, özenle saklanan ve 1760 yıllık bir tarihi kucaklayan tutanaklardan öğrendiğimize göre, başlangıçta evler çerden çöpten, alçacık birer kulübeymiş, duvarları kerpiç, saçaklı damları sazlarla örülüymüş. Şimdiyse evler üç katlı taş ya da tuğla duvarlı, derli toplu ve içten sıvalıdır. Tavanlar düzdür, ucuz, yanmaz ve yağmura karşı kurşundan daha dayanıklı bir maddeyle kaplıdır. Rüzgâra karşı camlı pencereler vardır. Çünkü Utopia'da cam çok kullanılır. Bazı yerlerde cam yerine amber ya da yağla saydamlaştırılmış ince bezler kullanıldığı olur. Böylece ev hem rüzgârdan korunmuş, hem de daha fazla ışıklanmış olur.
YÖNETİM GÖREVLİLERİ
Otuz aile her yıl, eski dilde syphogrant, yeni dilde pbilarch denilen bir baş seçerler. On syphogrant, 300 aile ile birlikte, eski dilde tranibore, yeni dilde baş pbilarch denilen birisinin buyruğu altındadırlar. 200 syphogrant, en dürüst, en uygun kimseyi seçeceklerine and içtikten sonra, halkın gösterdiği dört adaydan birini, gizli oyla başkan seçerler. Şehir dörde bölünmüş olduğu için, her bölümün bir adayı Kurultaya sunulmuştur. Başkan, zorbalığa kaçmadığı sürece, ömrü boyunca yerinde kalır. Tranibore'lerse, her yıl seçilirler, ağır bir neden olmadıkça da değiştirilmezler. Bütün öbür görevler de bir yıllıktır. Tranibore'ler her üç günde bir, gerekirse daha sık, başkanla birlikte toplanır, memleket işlerini görüşürler. Yurttaşlar arasında, binde bir çıkan anlaşmazlıklara çarçabuk çare bulurlar. Kurultayın her toplantısında iki syphogrant hazır bulunur ve bu iki halk temsilcisi her toplantıda değişir. Kamuyu İlgilendiren işler, kurultayda üç gün tartışıldıktan sonra karara bağlanır. Kurultay ve büyük halk toplantıları dışında, bir araya gelip memleket işlerini konuşmak ölümle cezalandırılan bir suçtur. Bu da, başkanla tranibore'lerin kolayca bir araya gelip, halkı zorbaca yasalarla ezmeye ve rejimi değiştirmeye kalkışmalarını önlemek için olsa gerektir.
Önemli sorunlar önce syphogrant’ın seçim bölgelerine sunulur. Syphogrant’lar durumu ailelerine anlatırlar. O zaman sorun halk kurultayı önüne getirilir; ondan sonra da syphogranf\ar aralarında görüşüp kendi düşüncelerini ve halkın isteğini yüksek kurultaya sunarlar. Bazı sorunlar da, bütün ada halkının Önüne getirilir. Yüksek kurultayın uyduğu şu kural da anılmaya değer: Bir öneri geldiği zaman, hemen o gün üstünde tartışılmaz. Tartışma gelecek toplantıya bırakılır. Böylelikle, kimse ilk aklına gelen şeyleri gelişigüzel ortaya atmaz ve halkın yararını unutarak kendi düşüncesini savunmaya kalkışmaz. İnsan çok kez öne sürdüğü bir düşünceden vazgeçmeyi kendine yediremez. Yanıldığını açığa vuramaz. Kendi ününü kurtarmak için halkın yararını feda eder. Ayaküstü düşünmenin yarattığı bu büyük tehlike böylece önlenmiş ve kurultay üyelerine düşünmek için bol bol vakit bırakılmıştır
BİLİMLER, SANATLAR, UĞRAŞLAR
Kadın erkek bütün Utopia'lılar usta birer tarımcı olmak zorundadırlar. Çocuklar erkeklerden tarımı okulda öğrenir ve şehre yakın köylere, tarlalara geziye götürülüp öğrendiklerini yerinde görürler. Orada çalışanları seyreder, kendileri de çalışmalara katılırlar. Bu tarım çalışmaları onların beden güçlerini de geliştirir. Bütün Utopia'lıların katılmak zorunda olduğu tarım dışında, herkes özel bir iş eğitimi görür. Kimi dokumacılık öğrenir, kimi duvarcılık, testicilik, kimi demircilik ya da dülgerlik. Başlıca zanaatlar bunlardır. Bütün adalılar bir örnek giyinirler. Yalnız kadınla erkeğin, bekârla evlinin kılıkları değişir. Giysilerde hem güzellik, hem de rahatlık aranır. Aynı giysi yazın da kışın da giyilebilir. Her aile kendi giyeceklerini kendi yapar. Kadın erkek, yukarıdaki zanaatların birini öğrenmek zorundadır. Kadınlar, daha güçsüz oldukları için, yün ve keten işlerinde çalışırlar daha çok. Zor İşleri erkekler görür. Genel olarak, herkes ana babasının zanaatında yetişir. Çünkü, en tabii olarak tutacakları yol budur. Ama bir başka zanaata heves ve yeteneği olan çıkarsa, o zanaatla uğraşan bir başka aileye evlatlık olarak girer. Babası, da, hükümet de, onun dürüst bir aile babasının hizmetine girmesine yardım ederler. Bir zanaatı edindikten sonra bir başkasını öğrenmek isteyen olursa, ona da bu olanak verilir. Şehrin ihtiyaçlarına aykırı düşmemek şartıyla, yurttaş öğrendiği her iki zanaatten birini benimsemekte özgür bırakılır.
Syphogrant'ların başlıca ve hemen hemen tek görevi, kimsenin aylaklığa, tenbelliğe düşmemesini ve herkesin zanaatını canla başla yapmasını sağlamaktır. Utopia'lıların sabahtan akşama kadar koşu hayvanları gibi işe sarıldıklarını da sanmamalı. Böyle yorucu bir hayat, ruh için de, beden için de işkenceden ve kölelikten beterdir. Oysa, Utopia'dan başka yerlerde işçinin yürekler acısı durumu budur. Utopia'lılar günün ve gecenin yirmi dört saatini eşit parçalara bölmüşlerdir. Yirmi dört saatin yalnız altı saati işe ayrılmıştır: Üç saat öğleden önce yemeğe kadar; üç saat de, iki saatlik dinlenmeden sonra, akşam yemeğine kadar. Akşam saat sekizde yatarlar ve tam sekiz saati uykuya verirler. Bizim öğle dediğimiz saat onlar için birdir. Çalışma, uyku ve yemek saatleri dışındaki zamanı, herkes istediği gibi kullanabilir. Bu saatler hayhuyla, aylaklıkla geçmez, Utopia'lılar işlerini uğraşlarını değiştirerek dinlenirler. Bu da gerçekten güzel bir kurum sayesinde başarılır Her sabah gün doğmadan, serbest ders saatleri vardır. Yalnız bilim yolunu seçenler bu derslere girmek zorundadırlar. Ama, başka herkes, kadın erkek, hangi zanaatten olursa olsun, bu derslere katılabilirler. Halk bu derslere seve seve gider, zanaatine ve zevkine uygun bir öğrenim kolunu izler. Birçokları, serbest saatlerde, yine kendi işlerinde çalışmayı tercih ederler; böyleleri soyut bilgiden hoşlanmayanlardır. Kimse onlara engel olmaz; üstelik devlete yararlı oldukları için saygı bile görürler. Akşam yemekten sonra Utopia'lılar yazın bahçelerde, kışın yemek yedikleri kapalı yerlerde, bir saat türlü eğlenceler düzenlerler. Ya çalgı çalıp türkü söylerler, ya da görüşüp tartışırlar. Zar, iskambil gibi budalaca ve zararlı kumar oyunlarının hiçbirini bilmezler.
Bununla beraber, bizim satrancımıza benzer iki çeşit oyunları vardır: Birincisi bir hesap oyunudur. Sayılarla oynar, yarışırlar bu oyunda. İkincisi, iyilik ve kötülük savaşı diyebileceğimiz bir oyundur. Bu oyunda kötülüklerin anarşiye götürdüğü, insanları birbirinden kinle ayırdığı, buna karşılık iyiliklerin herkesi birleştirdiği açıkça görülür. Her iyilik, onun karşıtı olan kötülükle savaştırılır; kötülüğün nasıl zorbalığa, kurnazlığa kaçtığı, ama iyiliğin kötülüğe nasıl karşı koyduğu, onu nasıl altettiği. her iki tarafın zafere ne yoldan ulaşmak istedikleri görülür. Ama burada ileri sürülecek olan ciddi bir karşı-düşünceyi eklemek zorundayım. Belki diyecekler ki bana: 'Günde altı saat çalışma halkın ihtiyaçlarını gidermeğe yetmez. Utopia yoksulluğa düşer.' Hiç de öyle değil. Tersine, altı saat çalışma bütün rahatlıkları bol bol karşıladıktan başka, ihtiyaçların çok üstünde bir ürün de sağlıyor. Başka memleketlerde nice insanların aylak gezdiklerini düşünürseniz, Utopia'da neden bunun böyle olduğunu anlarsınız. Halkın yarısı olan kadınların hemen hepsi bazı yerlerde aylaktır, kadınların çalıştığı yerlerdeyse hemen bütün erkekler. Hiçbir iş görmeyen bir sürü rahip ve din adamı da görülür. Bunlara, soylular ve derebeyleri denilen bütün zenginleri, bir de onların sürü sürü uşaklarını, giyimli kuşamlı, eli bıçaklı adamlarını ekleyin. Tembelliklerini uydurma sakatlıklar altında gizleyen sapasağlam sayısız dilenciyi de unutmayın. Göreceksiniz ki, alın terleriyle insanlığı besleyenlerin sayısı sanıldığından çok daha azdır. Gerçekten yararlı ve zorunlu işlerde çalışan insanların ne kadar az olduğunu düşünün. Paranın her şey olduğu çağımızda yalnız lüksün ve ahlaksızlığın buyruğunda çalışan bir sürü boş ve yararsız zanaatler görülüyor. Ama bu durumda bütün işçileri yararlı ve zorunlu ürünleri bol bol sağlamak üzere dağıtacak olursak, gündelikler o kadar düşer ki, hiçbir işçi kazancıyla geçinemez. Diyelim ki, sadece lüks eşya yapanları ve hiçbir şey üretmeden iki işçinin emeğini ve payını yiyenleri yararlı işlere sürüyoruz, o zaman bu işçilerin besleyici ürünleri ve rahatlıkları, hatta tabiata uygun zevkleri sağlamak için iki kat daha çok vakitleri olacak.
Bu anlattıklarımın doğruluğu Utopia'da açıkça görülür. Köyleriyle birlikte bütün bir şehirde, çalışabilecek yaşta ve güçte oldukları halde yasaya uygun olarak çalışmayan kadın erkek sadece beş yüz kişi vardır. Syphogrant'lar da bunlar arasındadır. Böyleyken onlar bile, halkı coşturmak için çalışırlar. Svohoerant'ların, rahiplerin salık vermesiyle bilim kollarında gelişmesi istenen kimseler de kol gücüyle çalışmak zorunda değildirler. Ama bunlardan biri umulan başarıyı gösteremezse, yeniden işçiler arasına yollanır. Buna karşılık, boş zamanlarında çalışıp bilgi edinen bir işçi, işten alınır ve bilim kollarında çalışanlar araşma sokulur. Elçiler, rahipler, tranibore'ler ve eskiden Brazanes, bugünse Adamus denilen şehir başkanı da bu okumuş kişiler arasından seçilir. Halkın üst yanı hiç aylak kalmaz, yararlı işlerde çalışır, az zamanda bol ve kusursuz işler çıkaracak şekilde yönetilir. Utopia'da her şey düzenli ve bakımlı olduğu için iş azalır. Utopia halkı bizdekinden çok daha az çalışır.
Dünyanın başka yerlerinde evlerin yapılması ve onarılması birçok insanın durmadan çalışmasını gerektirir. Çünkü, babanın büyük masraflarla yaptığı ev savruk bir oğula miras kalıp zamanla yıkılır gider ve onun mirasçısı evi onarmak için yeniden avuç dolusu para dökmek zorunda kalır. Hatta, bazen gösteriş meraklısı bir evlat baba evini hor görür ve çok geçmeden onu bırakıp başka bir yerde dünyanın parasıyla bir başka ev yapmaya kalkar. Utopia'daysa her şey önceden öylesine hesaplanmış düzenlenmiştir ki, yeni arsalarda yeni evler yapıldığı binde birdir. Evin eskiyen yeri hemen onarılır ve çöküntüler önlenir. Böylece, yapılar az masraf ve az emekle sağlam tutulur. Çoğu zaman, işçilerin eli boş kalır ve evlerinde gereç hazırlamak, tahta ve taş yontmakla vakit geçirirler. Bir yapı kurmak gerekince, hazır gereçlerle iş çarçabuk bitirilir.
Utopia'lıların giyimleri de, bakın, ne kadar ucuza gelir. Çalışırken deri ya da post giyerler ve bu giysi yedi yıl dayanır. Sokağa çıkınca, kaba iş elbiselerini saklayan bir pelerin giyerler. Bu pelerinin rengi yünün kendi rengidir ve bütün adada aynıdır. Böylece, hem başka memleketlerden daha az yün kumaş harcarlar, hem de bu kumaş, boyanmadığı için, daha ucuza gelir. Ama keten kumaşlar daha kolay yapıldığı için daha çok kullanılır. Keten olsun yün olsun, dokumanın inceliğine bakmaz, temizlik ve beyazlık ararlar. Genel olarak, bir giysi iki yıl gider, oysa başka yerlerde herkesin yünlü ipekli, renk renk dört beş kat giysisi vardır, hatta süsüne düşkünler on giysiyi bile azımsarlar. Utopia'lıların öyle bir merakları yoktur. Çok giysi ile insan ne kendini soğuktan sıcaktan daha iyi koruyabilir, ne de daha zarif olur.
Görülüyor ki, Utopia'da herkes gerçekten yararlı işler ve zanaatlerde çalışır, her istediklerini bol bol buldukları için, el işlerinde uzun süre çalışmazlar; ürünlerde çok fazla bir artış oldu mu, gündelik işleri bırakıp, hep birlikte bozuk yolları onarmaya giderler. Hem gündelik hem de olağanüstü işleri olmadı mı, çalışma süresi bir genelgeyle kısaltılır. Çünkü, devlet yurttaşların yararsız işlerle yorulmasını istemez. Utopia'da toplum kurumlarının amacı, her şeyden önce, halkın ve bireylerin ihtiyaçlarını gidermek, sonra herkese bedenin köleliğinden kurtulmak, düşüncesini özgürce işletmek, kafa yetilerini bilimler ve sanatlarda geliştirmek için mümkün olduğu kadar çok vakit bırakmaktır. Utopia'lılar için gerçek mutluluk işte bu düşünce gelişmesinin ta kendisidir.
UTOPIA
Thomas More
[Mina Urgan'ın incelemesiyle]
2. Basım, Sf. 113-121
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Çevirenler
Vedat Günyol
Sabahattin Eyuboğlu
Mina Urgan
Ütopya
Ütopya Değerlendirmesi
Ütopya; (isim (üto'pya) Yunanca) gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce demektir.(TDK Sözlüğü)
Thomas More, belli ki yaşadığı dönemin sosyal-siyasal-ekonomik vb. durumlarından rahatsızdır. Rahatsız olduğunun göstergesi, böyle bir kitabı kaleme almasıdır. İnsanoğlu hep, bulunduğu yerden ve durumdan şikâyet eder. Bu bazen, haklı bir gerekçeye dayanırken; bazen de dayanmaz. Öyle ya, belki hatırlarsınız, hani şu yaşlı güvercinin, çok pis koktuğu için sürekli yerini değiştiren genç güvercine öğüdünü…” Boşuna yerini değiştirip durma. O koku, yuvandan değil, senden geliyor.” demiş.
Evet, koku bulunduğumuz yerden değil, bizden geliyor. Thomas More, her vicdanlı ve temiz ruhlu insan gibi, kokuyu fark ediyor. Ve bu kokunun gelmediği/gelmeyeceği ayrı bir yer/âlem tahayyül ve tasavvur ediyor.
Bu vadide, Thomas More bir ilk değil tabii ki. Ondan önce Platon Devlet adlı kitabı yazmış, ardından Platon’dan etkilenen Fârâbî "Medinet’ül Fâzıla" (Erdemli Şehir) adlı eserinde böyle ütopik bir devlet tasarlamıştır. Tommaso Campanella’nın "Güneş Devleti" bunu takip etmiş ve Francis Bacon da, "Yeni Atlantis" adlı eserinde ütopik devletini tanıtmıştır. (Bakınız -->)
Şimdi Thomas More’ın nasıl bir dünya ve mekân tahayyül ettiğine geçebiliriz. Özünü verebilecek örnekler seçilecektir. ( More, Thomas; Utopia, Cem Yayınevi, 5. Basım, Nisan 1997, İstanbul- Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu- Vedat Günyol)
Thomas More’ın baştaki adayı tavsifi, bana İngiltere’yi anımsattı. Bilindiği üzere İngiltere yarım ada şeklindedir. Bahsettiği ada, hayalindeki İngiltere’den başkası da değildir.
“ Malın mülkün kişisel bir hak olduğunu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşmez. Ama siz aslan payını kötülere bırakan bir toplumda doğru bir yan bulursanız, büyük çoğunluk yoksulluk içinde kıvranırken doymak bilmez bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömürten bir devlet mutlu olabilir derseniz o başka.” ( s.55)
“ Başka her yerde ‘ senin benim’ ilkesi ile karmaşık olduğu kadar da kötülüğe elverişli bir toplum düzeni kurulmuştur.” ( s.56)
“ Bu büyük dahi( Platon) çok önceden görmüş ki, insanları mutluluğa ulaştırmanın tek yolu, eşitlik ilkesini uygulamaktır.” ( s. 56)
“ Mutluluk hakkı toplumsal yapının temeli oldukça en kalabalık ve en işe yarar sınıf yoksulluk, açlık, umutsuzluk içinde yaşayacaktır.” ( s. 57)
“ Amaurote adanın başkentidir. (s. 63)
“ Halk kendini toprağın sahibi değil, çiftçisi, işçisi diye görür. ( s. 63)
“ Çünkü evde hiçbir şey özel değildir, ne varsa herksin malıdır. Ütopyalılar ev bark konusunda ortaklık ilkesine bağlıdırlar. Özel mülk düşüncesini kökünden yok etmek için her on yılda bir ev değiştirirler ve herkesin oturacağı ev kura ile belli olur.” (s. 69)
“ Kadın erkek bütün Ütopyalılar usta birer tarımcı olmak zorundadır….Kadınlar, güçsüz oldukları için, yün ve keten işlerinde çalışırlar daha çok.” ( s. 73)
“ Ütopyalıların sabahtan akşama kadar koşu hayvanları gibi işe sarıldıklarını da sanmamalı. Böylece yorucu bir hayat, ruh için de, beden için de işkenceden ve kölelikten beterdir.” ( s. 74)
“ Ütopyalılar işlerini uğraşlarını değiştirerek dinlenirler.” ( s. 74)
“ Göreceksiniz ki, alın teriyle insanlığı besleyenlerin sayısı sanıldığından çok daha azdır.” ( s. 76 )
“ Paranın her şey olduğu çağımızda yalnız lüksün ve ahlaksızlığın buyruğunda çalışan…” (s. 77)
“ Ütopyalıların öyle merakı yoktur. Çok giysi ile insan ne kendini soğuktan sıcaktan daha iyi koruyabilir, ne de daha zarif olur.” (s. 78)
“ Ütopya’da toplum kurumlarının amacı, her şeyden önce, halkın ve teklerin ihtiyaçlarını gidermek, sonra herkese bedenin köleliğinden kurtulmak, düşüncesini özgürce işletmek, kafa yetilerini bilimler ve sanatlarla geliştirmek için mümkün olduğu kadar fazla vakit bırakmaktır. Ütopyalılar için gerçek mutluluk işte bu düşünce gelişmesinin tâ kendisidir.” (s. 78)
“ Her ailenin büyüğü ya da evin başı, para ödemeden, karşılık olarak başka bir mal, rehin olarak bir eşya ya da bir senet vermeden, kendisine ve birlikte oturanlara gereken malları bu pazaryerinden alıp götürür.” (s.81 )
“ Herkes bilir ki, bütün canlı varlıklarda, açgözlülüğün nedeni ya korku ya da yoksulluktur.” (s.81)
“ Ütopyalılar özgür yurttaşlarına hayvan kestirmezler. Çünkü hayvan öldüre öldüre, insan huyunun en tatlı yönü olan acıma duygusunun, yavaş yavaş körleşip yok olacağını düşünürler.” (s. 82)
“ Çünkü gidecekleri her yerde kendi evlerinde olacakları için, her aradıklarını bulurlar.” (s. 87)
“ Görüyorsunuz ki, Ütopya’da işsizlik ve tembelliğe yer yoktur. Ütopya’da ne meyhane vardır, ne de fuhuş yeri, ne baştan çıkma fırsatı, ne de gizli kapaklı toplantı yeri.” (s.88)
“ Böylece, bütün Ütopya bir tek aile, bir tek ev gibidir.” (s. 88)
“...para savaşın can damarıdır.” (s. 89)
“ Ütopya’da para denilen şey karşılıklı alışverişlerde hemen hiç kullanılmaz… Altın ve gümüş, bu memlekette, tabiatın onlara verdiği değeri taşırlar sadece.” (s. 90)
“ ...Ütopyalılar, kendi geleneklerine uygun ama, altını tanrılaştıran bizim törelerimize aykırı bir kullanma yolu bulmuşlar.” (s. 91)
“...altın ve gümüşü ise, ortak evlerde olsun, özel evlerde olsun, en bayağı işlerde kullanırlar.” (s. 91)
“ Başka yerlerde, insanın elinden altınlarını almak, ciğerini sökmek kadar acı bir şeydir. Ütopya’daysa altınlarını yitirmek kimsenin umurunda değildir.” ( s. 91)
“ Ütopyalılar, aklı başında insanların, yıldızlar ve güneş dururken, bir incinin ya da elmasın parıltısına düşkünlüklerine şaşırdılar.” (s. 93)
“ Nasıl oluyor da, bir eşek kadar bile kafası işlemeyen vicdansız, ahlaksız, budala zenginin biri, sadece birkaç torba altını var diye, akıllı dürüst bir sürü insanı buyruğu altında köle gibi kullanabiliyordu.”
“ İnsanlar hiç alışverişleri olmayan bir zengine, salt zengindir diye bir tanrıymış gibi saygı gösteriyorlardı. Oysa bu bencil para babalarının, ne türlü cimri olduklarını ve onların bütün hazinelerinden metelik koparamayacaklarını çok iyi biliyorlardı.” ( s. 94)
“ İşte bu düşünceyle Ütopyalılar, dürüst olmak şartıyla hoş bir hayat sürmeyi, dünyanın tadına varmayı bütün insan çabalarının amacı sayıyorlar.” ( s. 98)
“ Onlara göre tabiat, insanları yardımlaşmaya, hayatın sevinçli sofrasına ortakça oturmaya çağırır.” ( s. 99)
“ İşte bunun için Ütopyalılar, tekler arasındaki anlaşmalar kadar yaşama kolaylıklarını da eşitlikle dağıtan, yani dünya tadını bölüştüren yasalara toz kondurmazlar.” ( s. 99)
“ Ütopyalılar için herkesin iyiliğine çalışmaksa bir dindir.” ( s. 99)
“ Ya cimrilere ne demeli? Bu adamlar bir sürü maden parçalarını kullanmak için değil de, sadece toplayıp seyretmek için biriktirirler… Çünkü altını gömmek onu başkalarından çalmak olduğu kadar kendinden de çalmak değil midir? ...Şimdi diyelim ki, cimrinin gömdüğü parayı, biri gelip çalıyor ve cimri on yıl bunu bilmeden yaşıyor ve bu paranın yokluğu ile varlığı arasında ne fark vardır? Ha gömülmüş, ha çalınmış, ikisi de aynı şeydir onun için.” ( s. 102)
“ Ütopyalıların uydurma saydığı zevkler arasında av ve kumar zevki de vardır.” ( s. 102 )
“ Ruhun zevkleri düşüncenin gelişmesinde ve gerçeği görmenin verdiği keyiftedir.” (s.104)
“ Hemen bütün Ütopyalılara göre sağlık gerçek mutluluğun temelidir.” ( s. 105)
“ Ütopyalılar, düşünce zevklerini her şeyin üstünde görürler… Akıllı adamın yapacağı şey, hastalığı önlemektir, hasta olduktan sonra ilaç derdine düşmek değil.” ( s. 106)
“ Ütopyalılar, beden güzelliğini, çevikliğini, gürbüzlüğünü, yaradılışın en hoş, en mutlu bir armağanı sayarak seve seve geliştirirler.” ( s. 107)
“ Ütopyalılar, Yunan soyundan gelmiş olabilir. Gerçi dilleri daha çok Pers diline çalıyorsa da şehirlerinin ve devlet görevlerinin adları Yunancadır.” ( s. 110)
“ Tanrı, büyük eserine hayran olanı, onun sırlarını kurallarını bulmaya çalışanı sever. Yarattığı yüce güzellik karşısında bir hayvan gibi duygusuz, coşkusuz kalan budala insanlara acıyarak bakar.” ( s. 111)
“ Ütopya’da kötü bir şey yapmaya niyetlenen, bu kötülüğü gerçekten yapmış kadar tehlikeye girer. Çünkü Ütopyalılara göre, bir suçu tasarlamak, o suçu işlemekten farksızdır. Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapmamışsa, niçin suçlu sayılmasın.” ( s. 117)
“ Ütopyalılar, doğuştan gelen yüz ve beden güzelliğine saygı duymakla beraber, bu güzelliği arttırmak için boyalar kullanmayı boş bir özen, hatta bir hayli ayıp sayarlar. Bilirler ki, bir kadını kocasının gözünde en çok yükselten şey, güzellik değil, dürüstlük ve alçakgönüllülüktür. Çoğu zaman, güzellik sevgi uyandırır ama bu sevginin kalıcı olması için, erdem ve uysallık gerekir.” ( s. 118)
“ Orada hiçbir yargıç, insana tepeden bakmaz, insanda korku uyandırmaz.” ( s. 118)
“ Böylece, iyi eğitilmiş insanlara birkaç yasa yettiği için, pek az yasa vardır Ütopya’da… Bir insanın anlayamayacağı kadar şaşırtıcı ve karanlık yasalarla bağlanmasını hak ve adalete aykırı bulur Ütopyalılar.” ( s. 119)
“ Çünkü bir devletin gelişmesi de, yıkılması da o devleti yönetenlerin ve yargıçların elindedir. (s. 120)
“ Oysa bu iki şey, yani yargıçların adam kayırmaları ve para tutkusuna kapılmaları, bir devletin en sağlam ve en güvenilir yönü olan adaletini yıkıverir.” ( s. 121)
“ Onlara göre, bir insan size kötülük yapmadıkça düşmanınız sayılmaz; tabiat bağları güçlü bir anlaşmadır; candan saygı ve iyi niyet, laflardan da, yazılı anlaşmalardan da çok daha sıkı bağlar insanları birbirine.” ( s. 123)
“ Ütopyalılar savaştan da vuruşmadan da pek hayvanca bir şey diye tiksinir, iğrenirler… Bütün öteki ulusların tersine, savaşta kazanılan şerefi, şerefsizliğin tâ kendisi sayarlar…. Savaşa yalnız yurtlarını savunmak, dostlarının topraklarını düşmanlardan ya da zorbaların boyunduruğu altında ezilen bir ulusu kölelikten kurtulmak, kendi güçleriyle kurtarmak için girerler. Bunu da sadece acıma duygusuyla yaparlar.” ( s. 125)
“ Onlar için en şanlı zafer düşmanı oyun düzen gücüyle yenmektir… Onlar için yiğitlik düşmanını akıl yoluyla yenmektir.” ( s. 127)
“ Ütopyalılar bu kiralık askerlerin sürü ile ölmesinden hiç kaygılanmazlar. Çünkü dünyayı bu lanetli, bu haydut soyundan kurtaracakları gün, bütün insanlığa hayırlı bir iş görmüş olacaklarına inanırlar… Ütopyalılar savaşlarda Zapolete’lerden başka korudukları devletlerin askerlerini ve daha başka birleşiklerin ordularını, en sonunda da kendi yurttaşlarını kullanırlar. ” ( s.131)
“ Ütopyalıların çoluk çocuklarının geleceği üstüne hiçbir kaygıları yoktur. En yiğit yürekleri bile yıldıran bu kaygıdır.” ( s. 133)
“ Kimi güneşe tapar, kimi aya, kimi de başka bir gezegene… Ama Ütopyalıların büyük çoğunluğu ve en akıllıları, bütün bu putları bırakıp, bir tek Tanrı bilirler. Bu Tanrı, bilinmez, anlaşılmaz, açıklanmaz bir varlıktır, insan zekâsının sınırlarını aşar, bütün dünyayı bedeni, erdemi ve gücü ile kapsar. Bu Tanrı’ya Baba derler. Her şeyin doğuşunu, çoğalışını, gelişmesini ve değişmesini ve son bulmasını ondan bilirler.( Mithra) ” ( s. 137)
“ İsa, Hıristiyanlar arasında her şeyin ortak olmasını kararlaştırmıştı; malda mülkteki bu ortaklık en dürüst Hıristiyan topluluklarında hâlâ süregelmektedir.” ( s. 138)
“ Çünkü Ütopyalıların en eski yasalarından biri şudur: Kimse dininden ötürü kötülenemez.” ( s.139)
“ İşte bu yüzden Ütopus bu konuyu tartışmadı bile ve her insana tam bir vicdan ve inanç özgürlüğü verdi.” ( s. 140)
“ Ütopyalılar, ölümden sonra bir başka hayat olduğuna, kötülüklerin kıyasıya ceza göreceğine ve erdemlerin cömertçe ödüllendirileceğine inanırlar.” ( s. 141)
“ Ütopyalılar törenlerde hayvan kurban etmezler. Çünkü onlara göre varlıklara yaşasınlar diye can veren Tanrı, onların kanının akıtılmasından hoşlanmaz.” ( s. 149)
“ Çünkü halkın yararından söz edenler aslında kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmezler.” ( s. 152)
“… ama zenginler bu canavarlığı yasalar yoluyla bir adalet kılığına bürümüşlerdir… Zenginler; Cumhuriyet, halk egemenliği gibi parlak sözler altında yoksulların kuyusunu kazıyorlar… Ütopya’da cimrilik barınmaz. Çünkü orada paranın yeri yoktur. Para ortadan kalkınca, nice acıların kaynağı kurumuş, nice cinayetlerin kökleri sökülmüş olmuyor mu?” (s. 155)
Önce genel-geçer bir iki kural hatırlamamızda yarar var. Her yazar, kendini yazar. Eserinden hareketler yazarın fikri dünyasına kapı aralayabiliriz.
Böyle bir kitap yazıldıysa, birtakım öneri ve isteklerde bulunmuşsa yazar, bu o dönemden şikâyetçi olduğunun göstergesidir. Her istek, var olan şeylere bir itirazdır aynı zamanda.
Selim bir akıl, hidayet kaynaklarından biridir. Yok olmamış vicdan, bozulmamış temiz bir fıtrat ve vahiy bunu bütünler. Bu dördü bir araya gelirse insan dosdoğru yolu bulabilir ancak. Bunlardan birinin eksikliği bulunan doğrularda da gedikler açacaktır.
Thomas More, belli ki yaşadığı dönemden rahatsızlık duymaktadır. Var olan dünya onu huzurlu ve mutlu değil, rahatsız ediyor. Bu nedenle bir arayışın içine girmiştir. İnsanların daha huzurlu ve mutlu olabileceği bir arayış. Bu arayışı yukarıda yaptığımız alıntılarla göstermeye çalıştım.
Bu dünya özetle, özel mülkiyetin olmadığı, herkesin eşit bir şekilde kardeşçe yardımlaşma-dayanışma-paylaşma esasları üzerinde yaşadığı, paranın ve cimriliğin yerinin olmadığı, dinsel inançlarda bir serbestliğin hâkim olduğu, adaletin bulunduğu, tembellerin-aylakların-parazitlerin bulunmadığı, sağlığa büyük önemin verildiği bir dünya.
Bazı tespitlerinde isabet kaydetmişken, bazılarındaysa bunu başaramamış Thomas More.
Adalet herkesin dileğidir. Adalet, mülkün(egemenliğin) temelidir, sözü bizim medeniyet( Hz. Ömer) dünyamıza ait bir söz. Öyle ki devletin tek var oluş sebebi adalettir. ( İhsan Eliaçık- Adalet Devleti) Hatta medeniyet tarihimizde rastlıyoruz ki, insanlar kendi kendilerine adaleti sağlayabiliyorlarsa devlete de gerek yoktur gibi bir görüş de vardır. Yerler ve gökler adaletle(hakla) ayakta kalmaktadır. Thomas More da buna gereken vurguyu yapmış. Hidayetin sağlam kaynaklarına sahip her insan da böyle düşünür. Ama adaleti gerçekleştirme şekli biraz farklı. Temelde ortak mülkiyet ve hep birlikte çalışma-yardımlaşma var.
Ortak mülkiyeti önermiş ki, bu düşünceyle sosyalizme kapı aralamış gibi gözüküyor. Ki bunu ilkin Thomas More değil, ondan önce; hava, su, ateşte olduğu gibi malların ve kadınların da insanlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğini ileri süren ve kendi adını taşıyan dinsel inancı kuran 5. yüzyılda yaşamış İranlı din adamı Mazdak olmuştur. Bu ortak mülkiyet görüşü sosyalizmin temel düşüncelerinden biridir ki, insan fıtratına ters olup başta More olmak üzere böyle düşünen her insan teki hidayet kaynaklarından biri olan temiz insan fıtratına, savaş açtıklarından habersizdir. Fıtrata savaş açan, yenilir. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi de mümkün değildir. Çünkü sahip olmak fıtrî bir şeydir. Önce sahip olma duygusu, insan fıtratından sökülüp atılmalıdır. Böyle bir şey de mümkün olmadığına göre. More, burada yanılıyor ve ütopyaya düşüyor.
Eğitim üzerine orijinal düşünceler buluyoruz. Herkesin yeteneğinin ve isteğinin olduğu dalda eğitim. Gerçekleşmesi hayal olmayıp, geçmişte de gerçekleşmiştir.
Paranın insana işletemeyeceği suç yoktur diyen More haklıdır. Para, altın, gümüş gibi insanı dünyevileştiren malların hepsi bütün kötülüklerin kaynağıdır. More, bu sorunu da özel mülkiyetle çözmüşe benziyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ortak mülkiyet gibi bir şey söz konusu olamaz. Burada, insandan bahsediyoruz. More, hidayet kaynaklarından en önemlilerinden biri olan vahiy ışığından mahrum olduğu için sağlıklı düşünemiyor. Vahiy, ortak mülkiyeti ortadan kaldırmak yerine; zekât, sadaka, infak, kurban vb. ibadetlerle insanlar arasında paylaşmayı-yardımlaşmayı ve kardeşliği koyarak bu sorunu çözmeye çalışmıştır. Şöyle bir düşündüğümüzde, kitabının temel tezi bu ortak mülkiyete gelip duruyor. Her şey, bununla çözülmeye çalışılmış. Adalet, para ve cimrilik, yardımlaşma vb. değerleri bu esas üzerinden çözmeye çalışmış More. Öyle ki, yukarıda alıntıladığımız gibi bu işi Hz. İsa’ya bile dayandırmaktan çekinmemiştir. “ İsa, Hıristiyanlar arasında her şeyin ortak olmasını kararlaştırmıştı; malda mülkteki bu ortaklık en dürüst Hıristiyan topluluklarında hâlâ süregelmektedir.” ( s. 138)
Paraya, giysiye, altına-gümüşe değer verilmiyor; ama bunun ahlakî bir kaynağı bulunmuyor. Yer yer tasavvufî özellikler bulunsa da, bunun tasavvufla bir ilgisi yoktur. Çünkü ahlakî ve derunî bir kaynağa sahip değildir bu yaşayış tarzı. Yani, temelden yoksundur.
Savaş, bir savunma savaşı More’ın ülkesinde. Bu bize, İslam’ın savunma odaklı savaşını hatırlatır. Ama bu savaşta da bir hinlik var. “ Ütopyalılar bu kiralık askerlerin sürü ile ölmesinden hiç kaygılanmazlar. Çünkü dünyayı bu lanetli, bu haydut soyundan kurtaracakları gün, bütün insanlığa hayırlı bir iş görmüş olacaklarına inanırlar… Ütopyalılar savaşlarda Zapolete’lerden başka korudukları devletlerin askerlerini ve daha başka birleşiklerin ordularını, en sonunda da kendi yurttaşlarını kullanırlar. ” ( s.131) Kendi yurttaşlarını en son kullanırlar. Paralı olarak kaba ve vahşi kabileleri tercih ediyorlar. İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’nda Anzakları kullandığı gibi. Ya da bugün Amerika’nın yaptığı gibi. Çağdaş sömürgeci devletler, More’ın öğüdünü tutmuşa benziyorlar. Bravo!
More, inanç özgürlüğünden yana gözüküyor. Bu doğru bir yaklaşımdır ve gerçekleşmesi de zor değildir. Fakat Hıristiyanlık taraftarı gözükmekten de kurtulamıyor. Bu da normal karşılanabilir.
Cimriliği, tembelliği ve zülüm eden zenginleri yerdikçe yermiş More. Cimrilik, tembellik, zülüm bütün dinlerde de yerilmiş. Demek ki, insanlığın engin ve derin damarında bu tür kötü fillere karşı hep aynı tavır takınılmıştır. İnsanî olan her şey Allah’ın razı olduğu şeydir sonucunu da çıkarmamız mümkündür buradan. Bu değerler, hayalî (ütopik) değerler olarak görülemez. Ütopya, derken hepsini silip süpürmemize gerek yoktur. Gerçekleşebilen, insanlığın ortak damarından fışkırıp çıkan bütün güzel değerleri kabul etmek zorundayız.
“ Ütopyalılar, doğuştan gelen yüz ve beden güzelliğine saygı duymakla beraber, bu güzelliği arttırmak için boyalar kullanmayı boş bir özen, hatta bir hayli ayıp sayarlar. Bilirler ki, bir kadını kocasının gözünde en çok yükselten şey, güzellik değil, dürüstlük ve alçakgönüllülüktür. Çoğu zaman, güzellik sevgi uyandırır ama bu sevginin kalıcı olması için, erdem ve uysallık gerekir.” ( s. 118)
Bu düşünce şaheser bir düşüncedir. Bu düşünce, İslam’ın da ön gördüğü-savunduğu bir düşüncedir. Bunu öpüp başımın üstüne koyuyorum. Teşekkür Thomas More! Erkeğini düşünen her kadın bunu yapabilir. Bunu yapmak için Ütopya’da bulunmaya gerek yoktur.
“ Çünkü halkın yararından söz edenler aslında kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmezler.” ( s. 152) “… ama zenginler bu canavarlığı yasalar yoluyla bir adalet kılığına bürümüşlerdir… Zenginler; Cumhuriyet, halk egemenliği gibi parlak sözler altında yoksulların kuyusunu kazıyorlar…" Evet, bu böyledir genelde. Sanki günümüzden bahsediyor gibi. Demek ki geçmişte de aynı şeyler yaşanmıştır. O yüzden, geçmişe hayranlık duymak değil, geçmişten sadece ibret almak gerekir. İnsanlık öldü diyen Oğuz Atay, bunun sürekli gerçekleşen bir durum olduğunu anlamalıydı. Öyle ya, insanlık öldüğünde peygamber gelmiştir.
“ Ütopyalıların sabahtan akşama kadar koşu hayvanları gibi işe sarıldıklarını da sanmamalı. Böylece yorucu bir hayat, ruh için de, beden için de işkenceden ve kölelikten beterdir.” ( s. 74) “Vakit, nakittir.” kapitalizmin meşhur sözlerindendir. Maddi ve hayvani bir çalışma içine girip de ruhu unutma. Dünya, bunu unutmuşa benziyor. Bu ilke de, güzel bir ilke ve gerçekleşebilir bir ilkedir. Sanat ve soyut düşünme boş vakitlerin eseridir aynı zamanda, her ne kadar baskıdan doğar dense de. Bedenî yorgunluk yaşayanlar, düşünmeye vakit ayıramazlar.
“ Ütopyalılar işlerini uğraşlarını değiştirerek dinlenirler.” ( s. 74) Bu, tam İslamî bir ilkedir. Bir işten başka bir işe geçme, boş durmama ilkesi İslamî bir ilkedir. Ütopik bir şey olarak görülemez. More’a teşekkür etmek gerekir. Eyvallah!( 7. Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. İnşirah Süresi)
“ Göreceksiniz ki, alın teriyle insanlığı besleyenlerin sayısı sanıldığından çok daha azdır.” ( s. 76 ) Öyle değil mi? Dünya parazitlerden geçilmiyor.
“ Ütopyalıların uydurma saydığı zevkler arasında av ve kumar zevki de vardır.” ( s. 102 ) Av değil, ama kumarın ne kadar kötü olduğunu ve İslam’ın da tard ettiğini biliyoruz.
“ Ütopyalılar törenlerde hayvan kurban etmezler. Çünkü onlara göre varlıklara yaşasınlar diye can veren Tanrı, onların kanının akıtılmasından hoşlanmaz.” ( s. 149) Tören şerhini koyarak şunu söyleyebiliriz. Thomas burada şefkatliden fazla şefkatçilik yapmış.
“ Hemen bütün Ütopyalılara göre sağlık gerçek mutluluğun temelidir.” ( s. 105)“ Ütopyalılar, düşünce zevklerini her şeyin üstünde görürler… Akıllı adamın yapacağı şey, hastalığı önlemektir, hasta olduktan sonra ilaç derdine düşmek değil.” ( s. 106)
Sağlıklı yaşamanın önemi üzerinde durmuş. Herkes bunu kabul eder; ama kimse yapmaz. Güzel bir fikir ama Ütopya adasında değiliz maalesef.
“ Ütopyalılar, Yunan soyundan gelmiş olabilir. Gerçi dilleri daha çok Pers diline çalıyorsa da şehirlerinin ve devlet görevlerinin adları Yunancadır.” ( s. 110) Evet, burada Thomas’ın ırkçı olmasa da batıyı yüceltme damarının nüksetmesiyle karşı karşıyayız. Unutmayın her şeyin kaynağı Yunanlılardır(!) Ayıp etmiş More.
“ Tanrı, büyük eserine hayran olanı, onun sırlarını kurallarını bulmaya çalışanı sever. Yarattığı yüce güzellik karşısında bir hayvan gibi duygusuz, coşkusuz kalan budala insanlara acıyarak bakar.” ( s. 111) Harika cümlelerinden birinin daha karşısında bulunuyoruz. Öyle değil mi efendim? Hayret, hayranlığa; hayranlık, aşka götürmez mi? Tabii önce bakma yeteneğine sahip olmak gerek. Sonra hayret( şaşma-şaşakalma) gelir.
“ Ütopya’da kötü bir şey yapmaya niyetlenen, bu kötülüğü gerçekten yapmış kadar tehlikeye girer. Çünkü Ütopyalılara göre, bir suçu tasarlamak, o suçu işlemekten farksızdır. Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapmamışsa, niçin suçlu sayılmasın.” ( s. 117) Bakın yine vahye sahip olmayan bir aklın nasıl bir yanlışa düşebildiğini görebiliyoruz. Bizde öyle mi? Kötülüğe niyetlenip de yapamayana ceza yok. İyiliğe niyetlenip de yapamayana bir sevap, yapabilene on sevap var. İşte şefkat ve merhamet. More, hayvana gösterdiği şefkati insana gelince unutuyor. E sadece akılla bu kadar olur ancak.
Gerçekleşebilir düşünceleri de olduğuna göre ütopya kelimesinin Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlam, tam anlamıyla kelimenin anlamını karşılamıyor demektir.
Evet, sonuç olarak Thomas More, kendi zihninde ideal bir dünya kurgulamış; ancak bunların bir kısmı gerçekleşebilir kurgular sınıfına girerken; bir kısmı da gerçekleşemeyecek kurgular sınıfına girmektedir. Bu da, hidayetin dört ayağı olan vahiy, akıl, fıtrat ve vicdan unsurlarının tamamını işin içine katmamasından ileri gelmektedir. Bu saydığımız dört unsuru hesaba katmayan her insan son tahlilde yaya kalacaktır.
Hâsılı, kötü veya iyi olan mekân ve zaman değil, kötü veya iyi olan insandır. Koku, mekândan veya zamandan değil, bizden geliyor. Ütopya’yı ütopya yapan, orada yaşayan insandır.
Kendimizdeki kokuyu giderirsek, mekânımız ve zamanımız gül kokacaktır. Bu da, selim bir akıl, bozulmamış bir fıtrat, yok olmamış bir vicdan ve vahiyle olaylara yaklaşmamızla mümkündür. Gerisi laf ü güzaftır. Ve’s-selam…
( Biliyorum biraz uzun oldu ama olsun. Ben bunun yazmak için bu kadar emek verdim, sizden de okuması. Aynı emeği sizden de bekliyorum. Emeğe saygı.)
Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.
Ellerine sağlık Eyüp
Ellerine sağlık Eyüp hocam.
Kitapta bahsedilen bir çok şeyi, İslam alemi ve Osmanlı'da görüyoruz. Misafirlere olan ilgi ve kumar ve boş vakti değerlendirme gibi. Bunları daha da çoğaltmak mümkün. Ütopya'nın yönetiliş şekli bende Komünizm'i çağrıştırdı. More'un üstü kapalı olarak Komünistliği savunduğunu bile düşündüğüm oldu. Giyimdeki düşüncelerine de katılmıyorum. "Allah bir kişiye nimetlerini verdiyse onun işaretini o kulunun üzerinde görmek ister" hadisini unutmayalım.
Bir de, kölelere iyi davranıldığını söylüyor; ama onları altın zincirlerle zincirlemekten de geri durmuyor. Bu da, Avrupa insanının, zayıf insanlar üzerinde ki hakimiyet ve sömürgeciliğini, ne kadar iyimser olursa olsun terk edemediğini gösteriyor. İslam'ı ve Müslümanlığı tanımayan bir halkın, bu kitaptaki yazılanlardan etkilenmesi ve hayran kalması çok doğal bir şey.
Kutsal topraklardan
Kutsal topraklardan yolcularımız geldiği için şu sıralar yoğun misafir trafiği yaşıyoruz. //okumalar'ın analizine geç de olsa katılmaya çalışacağım...
Bazı nedenlerden dolayı
Bazı nedenlerden dolayı kitabı okumaya ancak dün başlayabildim.Bu nedenle analize biraz geç katılacağım.Ama bu arada değerli arkadaşaların analizini ilgiyle takip ediyorum.Çeviri dili ve anlatımı çok güzel.Bir Dinazorun anıları ve Bir Dinazorun Gezileri kitaplarıyla tanıdığım Mina Urgan'la tekrar karşılaşmak çok güzel.
Ütopya Üzerine
Ütopya'nın kelime anlamıyla söze başlamak doğru ilk adım olacaktır kuşkusuz. Eyüp bey bize bu konuda açıklayıcı bilgi sunmuşlar sağolsunlar. Lâkin, tekrar edip, bir kaç kelâm eklemeyi de gerekli görüyorum.
Ütopya; (isim (üto'pya) Yunanca) gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce demektir.(TDK Sözlüğü)
Ütopya kelimesinin öncelikle sözlük anlamı; yaşayanlarına kusursuz bir düzen içinde var olma olanağı sağladığı kabul edilen ideal ülke demektir. Kelimenin çağrışımı ise; olanaksız ölçüde idealist demektir. Bu kelime ilk olarak Thomas More tarafından kullanılmış ve terimi qu (değil) ve topos(yer) sözcüklerinden türetmiş, olmayan yer anlamına gelen sözcüğü, bütünüyle akıl yoluyla yönetilen ortak mülkiyete dayalı bir kent devleti olarak betimlemiştir.(1)
Rıza Öktem “Ütopya Ve Thomas More’un “Ütopya” Adlı Eseri” başlıklı incelemesinde şu ayrıntılara yer verir:
Ütopya tanımları üzerine üç grup tavır vardır.
Bu tavırlar şöyle sıralanmıştır:
-Bir ütopyanın, ideal bir toplum düzeni ortaya koyduğu için gerçek bir değeri vardır. Tam olarak hayata geçirilmese bile ona bir şekilde yaklaşmak olanaklıdır.
-Bir ütopyanın ideal bir toplum düzeni oluşturduğu ve varolan toplum düzenlerine değer biçerken kullanılacak bir standart sağladığı için gerçek bir değeri vardır. Bununla birlikte bu ideal düzeni tam olarak hayata geçirmek bir yana, gerçekte ona yaklaşabilmek bile söz konusu olmaz.
-Ütopyalar gerçekleşme şansı olmayan, gerçekdışı, idealist ve bundan dolayı değersiz şemalardır.
Thomas More'un Ütopyası elbette ki ilk değildir. Düşünce tarihinin belli başlı ütopyaları :
Platon’un İdeal Devlet’i
Campanella’nın Güneş Ülkesi
Thomas More’un Ütopia’sı
Bacon’un Yeni Atlantis’idir.
Bu düşünürlerin ütopya yazmalarının belli başlı sebepleri vardır. Bunlar şöyle özetlenebilir:
-Filozofun yeni dünya, yeni dünyalar yaratma isteği. Kağıt üstünde bile olsa ütopya oluşturma tanrısal bir faaliyettir.
-Varolan toplumsal kurumları tümüyle mahkum etme isteği,
-Toplumsal düzen ve uyumla ilgili tüm doğruların bilindiği, bu bilgilerin, aktarılarak, gerçek ve yetkin bir düzenin kurulacağı iyimserliği.(2)
Teorik gibi görünen bu bilgileri, kavram incelememizin de arifesinde olduğumuz şu günlerde paylaşmayı vazife olarak gördüğümü belirtmem de yarar var.
Bu girişi yaptıktan sonra eseri daha rahat izleyebileceğimizi düşünüyorum.
Thomas More, döneminin sancılı beyinlerinden biri. Kendisiyle ilgili yer alan bilgilerde 1534’de VIII. Henry’nin parlamentodan geçirdiği “Üstünlük Yasası”nı da inançlarına ve hukuka aykırı bulduğu için kabule yanaşmadığını ve kralın papadan üstün olduğuna dair yemin etmeyi ve af dilemeyi de reddeden More'un, 1535 yılında “vatana ihanet” suçlaması ile idam edildiğini öğreniyoruz.
Ütopya'yı yazarken öncelikle hayalindeki toplumu tüm detayına kadar düşlemiş ve düşünmüş kaleme almıştır. Dolayısıyla More önce Ütopya’nın ikinci bölümünü sonra birinci bölümünü yazmıştır. More düşlediği kusursuz düzeni ikinci bölümde anlattıktan sonra kendi ülkesindeki ve tüm Avrupa’daki durumu Ütopya’daki düzenle karıştırıp ne kadar berbat olduğunu da birinci bölümde anlatmıştır.
İkinci kitapta Ütopya adasındaki yapılanma, yaşam biçimi anlatılır. Şehirler, başkent, yönetim görevlileri, bilimler, sanatlar, uğraşlar, ilişkiler, geziler, köleler, hastalar, evlenme, boşanma, savaş ve dinler üzerine bölümler vardır.
Thomas More eleştirilerini sıralarken okuduğum bir kitapta ki diyalog geldi aklıma, o karanlık günlerin nasıl olduğunu daha bir belirgin kıldı...
Olay devrimden hemen sonraki zaman diliminde Fransa'da geçer. İnsanlar aç ve sefillerdir. İnsanı işlediği herhangi bir suçtan dolayı giyotine vurmak alışıldık bir durumdur.
Sabahın erken saatlerinde insanlar yaşlısı genci, büyüğü küçüğü, çocuklusu çocuksuzu ekmek sırasına girmişlerdir. Henüz açılmayan ekmek dükkanı önünde uzun kuyruklar oluşturan insanlar itiş tıkış sabırsızca beklerken, bir kadının feryadına dikkat kesilirler.
“Kesemi çaldılar! Kesemi çaldılar! Paralarımı gitti!” diyerek din adamına benzer bir adamdan şüphelendiğini iddia ederek onu işaret eder ve halkı galeyana getirir.
Bunu duyan ve zaten burunlarından soluyan halk hemen buna inanıp:
“Asalım! Asalım!” diye bağırmaya başlar.
Bu olay gerçekleştikten sonra şüphelenilen kişinin aslında masum olduğu anlaşılır. Şüphelinin yanında bulunan iki tanınmış kişilik de adamın masum olduğuna dair savunmaya geçer ve halk sakinleşir. Daha sonra şüphelinin masum olduğunu belirten iki kişi arasında şu diyalog geçer:
-Ekmekten çok adalet peşinde koşan bu dürüst halka hayran olmamak elde mi? Hırsızı cezalandırmak için her biri, tek tek, günlük ekmeğini düşünmeden, kuyruktaki yerini terk etmeye hazırdı. Her şeyden yoksun bu adamlar, bu kadınlar alabildiğine namuslu, alabildiğine dürüst. Namussuzluklara, erdemsizliklere seyirci kalamazlar.
Diğeri cevap verir:
-Hırsızı asmak için çırpınan bu insanların bu din adamına, onu savunan bana ve beni savunan sana karşı kötülük yapacaklarını kabul etmek gerekir. Dünya malına böylesine düşkün, böylesine bencil bir aşkla bağlı olmasalardı, para için insanları asmaya kalkmazlardı. İçlerinde birinin parası çalınınca kendi paralarının da çalınmasından korktular. Hırsızı cezalandırmakla kendi paralarını da korumuş olacaklardı. Ayrıca bu gündelikçilerin çoğu ve bu ev kadınları başkasının malına karşı da dürüst saygılıdır. Bu dürüstlük, saygı duyguları, erdemler anne ve babalarınca, çocuklarından beri dövüle dövüle kafalarına sokulmuştur.
Cevap gecikmedi:
-Erdem, insanın yaradılışında vardır: Tanrı, erdem tohumlarını insanların yüreğine ana rahminde serpmiştir.(3)
Kanaatimce çok irdelenmesi gereken bir diyalog. Thomas More insanlığın kaybolmayan değerlerini içinde barındıran bir şahsiyet. Bunun son çırpınışlarını da gerçekleşmesi mümkün olmayan bir yaşam tahayyül ederek gösteriyor bize.
Kitapta özellikle çekip çıkardığım cümleler var ayrı ayrı düşünülmesi gereken:
Krallar yalnız savaşı düşünürler, bense bu sanatları ne anlarım, ne de anlamak isterim. Yalnız barışa yararlı sanatlar kralların pek umurunda değildir. İş yeni ülkeler kazanmaya geldi mi, bütün yollar iyidir onlar için: Din, iman, akıl dinlemezler, ne günaha girmekten çekinirler ne kal dökmekten. Buna karşılık kazandıkları memleketlerin halkını iyi yönetmekle pek uğraşmazlar (s.91)
Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. (s.93)
Ne yazık ki bu toplum yasası yalnız İngiltere’yi değil, bütün ulusları kemirmektedir. (s.93)
Böylece doymak bilmez cimrinin biri binlerce dönümlük yeri kuşatıveriyor. İçindeki namuslu çiftçileri evlerinden çıkarıyor. Kimini yalan dolanla, kimini zorla, kimini de türlü türlü yollardan tedirgin edip yerlerini satmak zorunda bırakarak.(s.95)
Yasa koyanın aklı o kadar yanılmaz, o kadar kesin midir ki buyruğunu dinlemeyen kılıcı hak etsin?(s.97)
Bilgeler sürekli bir yağmur boşanırken sokaktaki kalabalığa evlerinize girin de ıslanmayın diye bağırırlar. Sesleri duyulmazsa sokağa çıkıp herkesle birlikte boşu boşuna ıslanmazlar; başkalarının budalalıktan kurtaramayınca evlerinde kendilerini korurlar tek başlarına.(s.108)
Her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez.(s.108)
Eseri o dönemin vicdanının sesi olarak görürsek, kendi başına her insanın yaşamak istediği yer gibi görünebilir. Fakat kitap boyunca Ütopya adasında asıl amacın "mutluluk " olduğunu görmek bana "insan" olarak sığ geldi. Zira insanoğlunun asıl hedefi mutlu olmak değildir. Burada yazar gidebildiği son yeri göstermiştir. Ve tam da burada aslında altının boş olduğunu düşünebiliriz. Zira dünyaya bakış ve inanış farkı olan insanlar bu konuda hem fikir olamayacaklardır. Bizler (inananlar) bilir ki, dünya da yalnızca mutluluk yok, her şey yaradılış olarak kusursuzdur, yaratılanın yaşadıkları ve yaptıkları şüphesiz kusurlu ve eksiktir.
...
Bu büyük dahi çok önceden görmüş ki insanları mutluluğa ulaştırmanın tek yolu, eşitlik ilkesini uygulamaktır.(s.109)
Eserde özellikle altını çizdiği özel mülkiyet ve eşitlik kavramları bir çoklarına cazip gelebilir. Fakat özellikle belirtilmesinde yarar gördüğüm “adalet” ve “eşitlik” kavramlarının birbirine karıştırıldıklarıdır.
Eşitlik :
1 . İki veya daha çok şeyin eşit olması durumu, denklik, müsavat, muadelet. 2 . Kanunlar yönünden insanlar arasında ayrım bulunmaması durumu. 3 . toplum bilimi Bedensel, ruhsal başkalıkları ne olursa olsun, insanlar arasında toplumsal ve siyasi haklar yönünden ayrım bulunmaması durumu: (TDK)
Adalet:
1 . Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk, türe: 2 . Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları:.- . 3 . Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme:
4 . Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması. (TDK)
Bu konuda sayın Cündioğlu’nun analizi kayda değerdir:
Eşitliğe gelince, bu sözcüğün bugünkü anlamıyla kullanımı aldatıcıdır. Çünkü eşitlik (müsavat), en nihayet niceliksel bir terimdir. Nicelikler arasındaki denkliğin adı eşitliktir. Peki nitelikler arasında nasıl eşitlik kuracağız? Başka bir deyişle niceliksel olmayanın denkliğini nasıl olup da niceliksel bir terimle adlandıracağız?
...
İnsanlar birbirlerine eşit davranamazlar. Ancak birbirlerine âdil davranabilirler. Eşitlik liyakatı gerektirmez; adalet ise liyakat gözetilmedikçe tahakkuk etmez. Meselâ bir öğretmen sınıfındaki bütün öğrencilere not verirken eşit davranamaz; şayet böyle yapacak olursa, haksızlık yapmış, yani âdil davranmamış olur. Adalet, her öğrenciye hak ettiği, lâyık olduğu notu vermektir. Liyakatları farklı ise, notları da farklı olacaktır. Öğretmen, öğrencilerin notları arasında salt niceliksel eşitlik kurmak istediğinde, liyakatı dışlamak zorunda; liyakatı dikkate aldığında ise, ister istemez eşitliği....
'Yargı' sözcüğü, yarmak'tan gelir. Yarmak ikiye ayırmak, yani bölmek, bölüştürmek, dolayısıyla paylaştırmak demektir. Yargıçlara yargıç denmesi, yargıda bulunmaları nedeniyledir; "hüküm vermek" anlamında yargıç değiller aslında; "tarafların haklarını hak ettikleri kadarıyla paylaştırıp bölüştürmek" anlamında yardıkları için 'yargıç' deniyor kendilerine. Yargıç, paylaşımda bulunurken eşit davranamaz bu yüzden. Fakat her halukârda âdil davranmak, yani tarafların sadece sayısını değil, liyâkatlarını da (hak edişlerini de) dikkate almak zorundadır.
Adalet nedir o halde? Adalet niceliksel olanı (kemmiyeti, yani sayılabilir ve ölçülebilir olanı) değil sadece, aynı zamanda niteliksel olanı, keyfiyeti de nazar-ı itibara almaktır. (4)
Vel hasılı Thomas More tasarladığı kusursuz ülkeye bizleri de götürmüş her bir ayrıntısını tek tek görme fırsatı sağlamıştır. Bugün kavramlarımızın birbirine girdiği, insanlık değerlerimizin ayak altı edildiği ve insan olmanın ne demek olduğunun “yaşanmaya değer hayat”ın ne anlama geldiğinin hiç akla getirilmediği zaman diliminde bu eser belirttiğim gibi bir çoğuna çok çekici gelecektir. Fakat satır aralarına inip, yazarın göremediği hususları görmek için çaba gösterip aslında Ütopya ya gerek olmadan da insanca yaşanabilecek bir dünyanın tasavvurunu yapmak her birimizin kaçınılmaz görevi olmalıdır.
Bir şey daha; Thomas More'un en anlamlı cümlesi ise kanımca;
Bütün anlattığım dertlere çare bulamazsanız, adaletinizle övünmeyin: İnsafsızca, budalaca yalan söylemiş olursunuz. (s.96) söylerinden ibaretti.
Biraz uzun ve karmaşık olan yazım için kusuruma bakmayınız, bazen düşünceler kelimelerden önde gidince bu tarz yoğunluklar ortaya çıkabiliyor, mazur görünüz.
Değerli fikirlerinizle, dimağımızda kalan diğer fikirlerimizi de açığa çıkarmamız ümidiyle...
Dipnotlar
(1) Hasançelebi H.- Ankara Üniversitesi-Eğitim Bilimleri Fakültesi)
(2) Cevizci, A. (1994). Felsefe Sözlüğü. BDS Yayınları.
(3) France A. Tanrılar Susamışlardı.
(4) Cündioğlu D. "Ölçülemez olan" ölçülemez!- Yenişafak 10 Nisan 2005
bir refah teoremi: utopia
BİR REFAH TEOREMİ: UTOPIA
anlamak* için
“Remota justitia quid sunt regna nisi magna latoricina?”*
“olmayan yer” anlamına gelen ütopya sözcüğü, Thomas More’un aynı isimdeki kitabıyla yaygınlık kazanmıştır. Ütopyalar, insanların geleceğe dair kaygı veya umutlarından beslenir, çoğunlukla gerçekleşmesi imkansızdır, yazar da bunu bilir ancak bazı konulara dikkat çekmek için toplum ve devlet tasarımını detaylı biçimde anlatır. Ütopyalar, korkutucu veya özendirici olarak ikiye ayrılabilir. Korku ütopyasına en iyi örnek George Orwell’ın 1984’ü ve Huxley’in Yeni Dünyası’dır. Özendirici ütopyaların başında ise Thomas More’unki gelmekle beraber, bundan çok daha önce Platon’un Devlet’i, Farabi’nin Medinetül Fazıla’sı yazılmıştır. Ütopyalar genelde adalarda kurulu ve dış dünyadan bir nebze kopukturlar. Bunun sebebi olarak dış dünyanın etkisini azaltarak kendi içinde daha tutarlı bir devlet/toplum tasarımı ortaya koyabilme kaygısı gösterilmiştir. Böylece ütopyadakiler hem diğer insanlarla etkileşim içinde olmayıp kendilerine özgü kalabilecek hem de devlet uluslararası antlaşmalar gibi devlet olarak etkileşimi gerektiren durumlardan uzakta kalıp daha özgün olabilecektir.
Erasmus’un meşhur “Deliliğe Övgü”sünü adadığı Thomas More, yer yer alaycı ama yalın üslubu ile özlü biçimde ele aldığı ütopyası ile dikkatleri üzerine toplamıştır. Bazen hayal gücünü zorlayan, yaygın gelenekleri acımasızca yadsıyan, hümanist devlet “Utopia”, ilkel komünal yaşantının izlerini belirgin biçimde taşımaktadır.
Kitabın birinci bölümü yönetim biçimini ve bundan kaynaklı kötülükleri ele almaktadır. Thomas More, kitap boyunca dostu Raphael Hythload’u konuşturur ve kendisini sadece bu konuşmayı aktaran dinleyici olarak anlatır ancak bu dinleyici “Londra vatandaşı ve valisi, en seçkin ve en etkili yazar, en bilge insan”dır.
Kitabın birinci bölümü Utopia devletini anlatmadan önceki süreci kapsar ve giriş sayılabilir. Burada mevcut yönetim biçimleri kıyasıya eleştirilir ve toplumun refahını sağlayacak, kötülüklerden alıkoyup suçları azaltacak, adil ve başarılı bir yönetimden bahsedilir. Dönemin devletlerinin (eleştiri İngiltere üzerinden yapılır) cezalandırma şekilleri suçları önleyici nitelik taşımamaktadır ve adil değildir, üstelik suçun artmasına da sebep olan bir yönetim vardır.
“Onları suç işlemeye yönelten kötü eğitimleridir. Yaptığınız, ilk önce hırsızlar yaratıp sonra da hırsız oldukları için onları cezalandırmaktan başka bir şey değildir.” (sf. 28)
Hırsızlığın idamla cezalandırılmasını eleştirirken:
“Bana öyle geliyor ki birileri para kaybediyor diye insanların canını almak hiç adil değil. Bu dünyada kader kısmet sonucu elde edilen hiçbir şey bir insanın yaşamı kadar değerli olamaz. Hırsızların para çaldıkları için değil, adaleti hiçe saydıkları ve yasaları ihlal ettikleri için ölümle cezalandırıldığı söylenebilir. O zaman da aşırı adaletin aşırı zarar vermek olduğu gibi bir anlam çıkar. (…) Adam öldürmekle para çalmak aynı şey değildir. Adalet diye bir şey varsa, bu iki suç arasında dağlar kadar fark vardır. Tanrı öldürmeyi yasaklamışken, birkaç kuruş çaldıkları için hırsızların canını alma hakkını kendimizde nasıl görürüz? (…) Tanrı öldürmeyi tüm insanlar için yasak etmiştir ve hatta insanların kendi canlarına kast etmelerini bile yasaklamıştır. Bu kutsal yasaya rağmen, ölüm cezalarını uygulamakta ısrar edenler kendi yasalarını Tanrı’nın yasalarından üstün görmüş olmazlar mı? O halde insanların, Tanrı’nın yasalarını sadece kendi çıkarlarına uyduğu sürece dikkate almalarının önünde hiçbir engel kalmayacaktır.” (sf.29)
Raphael, More’un siyasete katılması yönündeki ısrarına karşılık verirken:
“Krallar kendi adlarına filozof olmadıkça, gerçek filozofların tavsiyelerine asla kulak asmayacaktır.” (sf.38)
“Başkalarını çılgınlıktan kurtarmaya çalışırken, onların arasında benim de çılgın gibi hareket etmem gerekecek.”(sf.48)
“İsa’nın öğretilerinin çoğu, insanlığın genel gidişatına taban tabana zıttır. Benim fikirlerimin aykırılığı onun öğretilerinin aykırılığı yanında hiç kalır. Bununla birlikte vaizler türlü kurnazlıklar sergileyerek insanların yaşamlarını değiştirmeden İsa’nın kurallarına uyabilmesinin yollarını buldular. Tıpkı sizin bana önerdiğiniz gibi, öğretileri insanların yaşamlarına uyarlamak için istedikleri şekle soktular. Sonunda taban tabana zıt iki şeyi birbiriyle örtüştürmeyi başardılar. Ancak bana kalırsa tek başarıları, insanların kötülük yaparken vicdanlarının biraz daha rahat hissetmesini sağlamaktır.” (sf. 49)
“İyiye ulaşılmayacaksa hiç olmazsa kötünün iyisine ulaşmak gerekir diyorsunuz,. Ancak bir mecliste gerçek düşüncelerinizi gizlemeniz, olan bitenlere göz yummanız imkansızdır. Aksi taktirde en iğrenç teklifleri desteklemekten ve en zalimce kararların altına imza atmaktan başka çareniz kalmaz. (…) Dürüstlüğünüzü ve masumiyetinizi korusanız bile onların çılgınlığına ve ahlaksızlığına paravan olmak dışında hiçbir yararınız dokunmaz. Siyaseti dolaylı yollardan etkilemekmiş! İşte bu imkansız.”(sf. 50)
More, özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılmasını savunmuştur zira özel mülkiyet tüm kötülüğün kaynağıdır. Özel mülkü olan insan hep daha fazlasını ister, daha fazlasını istedikçe mülk bir grubun elinde tekelleşir, bu kontrol edilemez ve fakirler daha fakir, zenginler daha zengin oldukça diğer suçlarda da artış meydana gelir.
More eğer birkaç asır sonrasını görebilseydi belki Sovyet Rusyası’ndan ibret alabilirdi ama bu düşüncelerini eleştirmeden önce şunu kabul etmek gerekiyor ki yazar, ahlaki kaygılarla önemli fikirler ortaya koyarak bulunduğu dönemin ötesine geçmiştir. İçinde bulunduğu zaman ve ortam gözetildiğinde eleştiride bir parça ılımlı olmak yerinde olacaktır.
More’un burada yanıldığı nokta kötülüğün nesnel bir olgudan, özel mülkiyetten, kaynaklandığını düşünmesidir. Belki o dönemde zengin ve erdemli bir insan görememiştir ama yine de bir filozoftan bunu aşması beklenmeli. İnsan erdemli olmadığında zengin ya da fakir olması fark etmez, biçimi farklı olsa da benzer suçları işler. Nitekim özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılması suçu ortadan kaldırıp huzuru ikame etmez. İslami yönetim biçiminde özel mülkiyet helal olmakla birlikte sınırlanır ve mülkün tekelleşmesi kesin bir dille yasaklanır. Öte yandan mülk edinmede infak esastır, zekat ile bir kısmı feda edilmemiş mal haramdır. More, dostu Raphael’in diliyle her ne kadar özel mülkiyetin sınırlandırılmasının da kötülükleri engelleyemeyeceğini ifade etmişse de kendi ismiyle yaptığı eleştiride yeterince gerçekçi olamamıştır.
Birinci bölüm Raphael ile sohbetin Utopia üzerine yoğunlaşmasıyla son bulur ve ondan Utopia’yı detaylı bir şekilde anlatmasını ister More. İkinci bölüm Utopia’nın coğrafi özelliklerinin anlatımı ile başlar.
Utopia mükemmel coğrafi özelliklere sahiptir, toprak çok verimli olmasa da erdemli, zeki ve çalışkan halk toprağı iyi işlemiş ve verim almıştır. Ada üzerine kurulu Utopia dış dünyadan bağımsız ve çoğu toplumlarca bilinmeyen bir yerdedir. Adanın etrafı kayalıklarla çevrilidir ve bu onları dış saldırılardan korur.
Devlet ve toplumun genel özelliklerine baktığımızda durumu şu sözcüklerle ifade edebiliriz; mükemmel coğrafya, mükemmel şehir planlaması, mükemmel yönetim, mükemmel toplum ve korkunç bir eşitlik. Burada her şey eşit ve standarttır, her şey ortaklaşa yapılır, evlerde bile dönüşümlü oturulur. Özel mülkiyet yoktur, kimsenin böyle bir talebi de yoktur zira her ihtiyaçları karşılanmaktadır. Kimse sahip olduğu toprağı genişletmek istemez, çünkü kendini toprak sahibi olarak görmez, herkes bir tür emanetçidir ve işini güzel biçimde yapıp bir diğerine devretmeye hazırdır. Korkunç eşitlik tekdüze bir yaşantıyı meydana getirir. Çalışma saatleri, uyku ve yemek saatleri, özel günler, dinlenme saatleri, entelektüel çalışma vakitleri herkeste aynıdır. Dışarıya çıktıklarında tüm halkın giydiği pelerinin rengi ve kumaşı bile aynıdır. Bu durum kimsenin kimseyi kıskanmaması ve tam bir eşitliğin sağlanabilmesi içindir. Utopia’lılar azla yetinir, kimse ihtiyaç fazlasını tüketmez zira yokluk kaygısı yoktur, bu olmayınca aç gözlülük, mal biriktirmek gibi durumlar da ortaya çıkmaz. Ortaklaşa üretilen mallar şehir merkezinde toplanır ve herkes buradan ihtiyaç duyduğunu hiçbir karşılık ödemeksizin alır. Para yoktur, buna gerek duymazlar.
Kölelik sistemi vardır ama bu savaştıkları ülkelerdeki savaş suçluları, dış ülkelerdeki idam mahkumları ile kendi ülkelerinde büyük suç işlemiş kişilerden oluşur. Onlara en ağır ve pis işleri yaptırırlar. Kendi vatandaşları olan kölelere, dış ülkelerden gelenlere nazaran daha kötü davranırlar çünkü tüm bu erdemli yaşantıya rağmen suç işlemeleri anlamsız bulunur.
Toplumda tam bir erdem hakimdir. Kimse kolay kolay suç işlemez. Gençler yaşlılara saygı duyar, yaşlılar gençlere söz hakkı verir, çocuklar bile aşırı usludur. Üretim oldukça iyi durumdadır, ülkede işsiz, fakir, aylak veya dilenen insan yoktur. Bu yüzden dış ülkelere borç vermekten çekinmez ve borçlarını da ihtiyaç duymadıkça istemezler. İhtiyaçları olmadığı halde borçlarının ödenmesini istemeyi zül kabul ederler. Satış için dış ülkelere götürülen malların 1/7’sini o ülkenin yoksullarına dağıtırlar.
Para geçerli olmadığı gibi, altın ve gümüşe de pek değer verilmez. Bunu kölelerin boyunlarına fazlaca takarlar ve çocukların oynaması için verirler. Utopia’lılara göre demir bu madenlerden çok daha değerlidir çünkü yaşamsal bir fonksiyonu vardır ama altın ve gümüş olmasa da pekâla yaşanır. Onlara sadece nadir bulundukları için kıymet verilmesi insanoğlunun çılgınlığını gösterir.
“Utopia’lılar yıldızlar ya da güneş dururken, küçük bir incinin ya da elmasın zayıf parıltısından zevk duyanlara hayret ederler. (…) Değersiz bir maden olan altına, her yerde bu kadar değer verilmesine ve altının, kendisine o değeri biçen insanoğlundan bile değerli görülmesine inanamazlar. Namussuz olduğu kadar aptal da olan kütükten farksız mankafalar, sırf çok fazla altını var diye bir sürü bilge insanı nasıl yönetebilir?” (sf. 85)
More, Utopia’lıların yaşam felsefesini anlatırken aldıkları eğitimden de sözeder ve burada kendi döneminin eğitim biçimini ve yaygın felsefi görüşleri alay konusu yapar. Ve nedense Utopia’da özgür biçimde ve yoğun olarak bilim ve felsefe yapılmasına karşın, pragmatist veya tanrıtanımaz bir felsefe, hazcı bir eğilim ya da dinsizlik ortaya çıkmamıştır.
Utopia’lılarda yoğun bir tanrı ve ahiret inancı vardır. Ölümden sonra sonsuz bir cennetin olduğuna iman ederler, bu yüzden hastalıklara üzülür fakat ölene ağlamazlar. Farklı dinler görülse ve buna hoşgörüyle yaklaşılsa da temelde hepsi aynı tanrıya ibadet eder ve aslında sadece tanrıya ulaştıkları yollar farklıdır. Bunu tüm Utopia’lılar böyle kabul eder, kimse dininden dolayı aşağılanmaz ya da baskı görmez. Dinlerine güvenirler ve
“Gökyüzünden insanoğlunu daha kutsal inançlara yönelten bir vahiy inmedikçe, insan aklının bunlardan daha emin sonuçlara ulayamayacağına inanırlar.” (sf. 96)
“Yaratıcının, tüm sanatçılar gibi dünyayı hayranlık ve saygı duyulması için yarattığına inanırlar. Bu kadar karmaşık bir eseri kavrayabilecek tek canlı da insandır. Bu yüzden yaratıcı, eserine hayranlık duyan ve onu keşfetmeye çalışanları sever; bu müthiş manzaraya vahşi bir hayvan gibi boş gözlerle bakanlara ise acır.” (sf. 100)
Doğayı seyredip, harikuladeliğini hissetmenin ibadet olduğunu düşünürler.
Utopia’lıların en bilgelerinin ve büyük çoğunluğunun sahip olduğu dini inanç tevhid düşüncesine, tenzih akidesine yakındır, onlar bazı sembollere, güneşe, aya tapmazlar.
“İnsan zihninin sınırlarını aşan ve evreni maddi değil manevi olarak kuşatan belirsiz, bilinemez ve açıklanamaz, sonsuz bir varlığa inanırlar. Ona baba olarak hitap ederler. Gözle görülebilecek her şeyin doğumunu, büyümesini, gelişmesini, değişmesini ve son bulmasını onunla açıklarlar. Başka hiçbir varlığa kutsal güç atfetmezler.” (sf. 125)
Utopia’nın kurucusu Kral Utopus’a göre “eğer bir din gerçekten doğru ve onun dışındakiler de yanlış ise, insanların makul ve mantıklı hareket etmesi şartıyla gerçek olan, eninde sonunda doğal olarak diğerlerine üstünlük sağlayacaktır.” (sf. 127)
Yukarıdaki ifade Kur’an’daki şu ayeti anımsatıyor:
“Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkumdur.” (İsra, 81)
Utopia’da dini inançlar nedeniyle insan hayatı son derece önem taşır ve intihar horlanır ama ötenazi bilgece, onurlu bir hak, dini bir sorumluluk ve kutsal bir davranıştır.
“Çaresi olmayan hastalıklar sürekli olarak şiddetli ağrılara neden oluyorsa, rahipler ve yöneticiler hastayı ziyaret ederek bu ıstıraba bir son vermeye çağırır. Hastaya artık yaşamsal sorumluluklarının hiçbirini yerine getiremediği ve hem kendisine hem de başkalarına yük olduğu hatırlatılır; onun için ölüm vakti çoktan gelmiştir. Hastalığın ona daha fazla eziyet yaşatmasına izin vermemesi gerektiği anlatılır; çünkü hayat onun için bir işkenceye dönüşmüştür ve dünya zindan olmuştur. Bu işkenceden ya kendi kendine ya da başkalarının yardımıyla kurtulmak için hiç tereddüt etmemesi gerekir.” (sf.103)
Utopia’da evlilik kurumu son derece kutsaldır ve bunu zedeleyen zina, cezası belirlenmiş tek suçtur. Bekarların zinasının cezası bir daha evlenmemek, evlilerinki boşanma ve köleliktir. Aynı suçun ikinci kez işlenmesi idamı gerektirir. Verilmiş cezaların bağışlanması ile suçluların iyi halinin hükümdarı etkileyip affına karar vermesiyle mümkündür.
Evlilik için son derece ilginç bir gelenek uygulanır; evlenecek gençler birbirlerini tamamen çıplak bir şekilde görür ve buna göre karar verirler. Utopia’lılar her ne kadar ruh güzelliğine önem verse ve birbirlerini aldatmayacaklarına inansalar da evlilikte sonradan bir tiksinti oluşmaması için bu geleneği uygularlar. Hatta başka ülkelerde uygulanmamasına hayret ederler. Tek eşliliğin hakim olduğu Utopia’da boşanmalar da pek görülmez ve ancak ciddi bir anlaşmazlık ya da suç söz konusu olduğunda boşanılabilir.
Güzellik doğal olarak korunur ama bunun için boyalar kullanmak ayıplanır. Sevginin fiziki güzellikle değil dürüstlük, uysallık ve erdemle sağlanabileceğine inanırlar.
Utopia tam bir cumhuriyettir, temsili demokrasi güçlü bir biçimde vardır. Yetkiler önce tanrıya aittir. Tanrıyı yeryüzünde temsil eden rahipler vardır. Rahipler prensten bağımsızdır. Yetkiler devlette prens’te toplanır. Halk oylaması esastır. Halk oylamasıyla senatolar, prensler ve rahipler seçilir. Hukuki teamül yoktur ve suç tasarlamak suç işlemekle eş değerdir.
“Utopia’lılar, hayvanlardan çok insanlar tarafından uygulansa da, yalnızca hayvanlara yaraşır bir şey olduğunu düşündükleri için savaştan nefret ederler. Dünyadaki neredeyse tüm halkların aksine savaşlarda kazanılar şeref kadar şerefsiz bir şey olamayacağına inanırlar. Ancak gerektiğinde kendilerini koruyabilmek amacıyla, kadın erkek herkesi, belirli günlerde katı bir askeri eğitimden geçirirler.” (sf.115)
Savaşa kendi vatandaşları yerine genelde paralı askerler gönderirler. Zaten bir çok alacakları olduğu için Utopia’lılara bu zor gelmez. Bunu yaparken de öldürülmesinin dünyaya iyilik olacağını düşündükleri barbar, savaşçı ve erdemli olmayan bir kavimden asker seçerler. Yine de Utopia’lılar mümkün olduğunca savaştan kaçınır ve kanlı bir zafer kazandıklarında utançla karışık bir üzüntü duyarlar. Ama kansız, zekalarıyla bir zafer kazandıklarında büyük kutlamalar yaparlar. Erdeme yakışanın bu olduğunu düşünürler. Utopia’lıların savaş ahlakı ve taktikleri oldukça ilginçtir. (bkz. sf. 115-124)
Utopia’lılara göre tüm kötülüklerin anası, insanlığın başına gelen musibet; kendini beğenmişliktir. Eğer bu bela olmasaydı insanlık Utopia yasalarını taklit ederdi.
“Kendini beğenmiş insan, mutluluğunu sahip oldukları ile değil başkalarının mahrumiyetiyle ölçer. Hor göreceği ve ezeceği zavallılar olmayacaksa, tanrı olmak bile onu tatmin etmez. (…) Kendini beğenmişlik insanların kalplerini kuşatan bir cehennem yılanıdır. Vantuz gibi yapışarak onları daha iyi bir yaşamı seçmekten alıkoyar.” (sf. 141)
More’un bu tespiti Kur’an’dan şu ayeti anımsatıyor:
“Gerçek şu ki insan fütursuzca azar, ne zaman kendini yeterli görse…” (Alak, 6-7)
Ve kitap bu anlatılanların derinlemesine düşünülüp doğruluğunun tartışılması gerektiğini ifade ederken bunu bir başka vakte erteleyip, yine de büyük çoğunlukla başka ülkelerde de uygulanmasının gerekliliğini ifade ederek övgülerle bitirilir.
-----------------
* Thomas More’un radikal duruşunun ifade eden Aziz Augustin’in “The City of God” adlı eserindeki sözleri, anlamı: “Devlette, adalet olmadıktan sonra, geriye talan ve soygundan başka ne kalır?”
ütopya eleştirisi
Thomas More, yazdığı ütopyanın gerçekleşme imkanının sınırlı olduğunu biliyordu ancak –belki de farkında olmadan- bir toplumun asırlarca genel olarak sorunsuz, erdemli bir yaşantı sürebileceğini iddia etmiştir. Bunun imkanı nedir? Peki kötülüğün kaynağı nedir? Sadece insanların kendilerini beğenmesi mi? Kendisini beğenen insanlar her zaman kötü bir yönetime, kendilerini beğenmeyenler de iyi bir yönetim ve topluma mı sahip olacaklardır? Temel kriter bu mudur?
Öte yandan diyelim ki sözü edilen devlet ve toplum tam anlamıyla vücut buldu, insanlar gerçekten bundan memnun olur mu? Utopia’lıların diğer ülkelere soktukları fesat gibi bir fesadı da başkaları onlar arasına sokamaz mı? Ya da aralarından anarşist veya liberal çıkma olasılığı yok mudur? İnsanlar sürekli aynı kıyafetleri giymekten bir gün rahatsız olmazlar mı? Aralarından bir grubun altın ve elmasa zaafı meydana çıkamaz mı? Hırsızlık belirli bir gerekçeye dayanmadığı halde baş gösteremez mi? Birileri çıkıp yönetimin adil olmadığını ve gerçek adaletin ancak özel mülkiyetle ve önceden belirlenmiş bir anayasa ve yasalarla sağlanacağını iddia edip ayaklanamaz mı? Çocuklar hiperaktif olup yemek masasında huzursuzluk çıkarıp tüm halkevindeki yemek törenini mahfedemez mi? İnsanlar zar atmak, uyuşturucu kullanmak gibi hazların peşine düşemezler mi?
Bu sorular çok daha uzatılabilir… Sonuçta yazarken yaşantı planlaması daha kolaydır. Bunu gerçekte yaşayabilmek ve yanlışlıkları değiştirebilmektir önemli olan. Yani hayat ütopya tasarımlarıyla çözümlenebilmenin uzağında, programlanmış ve sosyolojik tahlillere dayalı devrim planlarını bile altüst edebilecek niteliktedir. Konu insan ve eylemleri olunca, hiçbir şey planlandığı gibi gitmeyebilir. Kesin olanı ancak Alemlerin Rabbi Allah bilir.
Yerinde bir tenkit
Esra hanımın altını çizdiği sorular kitap boyunca benim de zihnimi bulandıran sorulardı.
Ütopya'da yaşayan insanlar adeta bir fabrikadan çıkmış özellik ve yaşam biçimine sahip farklı bir tür görünümündedir. Mevzusu edilenin insan olması bize aslında yukarıda da bahsettiğim satır aralarını görmemizi zorlaştırıyor olsa da, aslında bir gün insanların bu tek tiplilikten, sürekli iyi olma, iyi yapma, güzel yaşama halinden bir an dahi olsa sıkılacaklarını hilkatlerine şifrelenen "şer" yanlarını da ortaya çıkarmak için fırsat kollayabileceklerini düşünmek gerekir. Zira insan evrenin en değerli canlısıdır. Ütopya'daki gibi bu denli tek renk olan topluluğun (büyüklüğü önemli değil) ayrı ayrı hislerde, biyolojik özellikler de, yetenekler de yaratılmasının pek bir anlamı olmamış olurdu ki bu da fıtrata aykırı bir durumdur. Zira yaratıcı her bir insanı birbirinden sayısızca fazla özellikte ayrı yaratmış ki hiçbirinin bir benzeri daha yoktur.
Dolayısıyla Ütopya'da yaşayanların insan olduklarını çok iyi tahlil etmek gerek. Zira onlar iyiye, güzele, doğruya, erdeme, bilgiye programlanmış robot değiller. Daha da ilerletirsek, bütün bunları içine alan "doğru" kimin doğrusudur?
Bir beşerin, bir insanın...
Hatta Thomas More şu sözleriyle kendini çürütmüştür.
Yasa koyanın aklı o kadar yanılmaz, o kadar kesin midir ki buyruğunu dinlemeyen kılıcı hak etsin?(s.97)
Zira Ütopya'nın oluşumu da yumuşak gibi görünen fakat temelden insanlara kabul ettirilen bir takım öğretiler, kurallardır.
Yalnızca yüzeyi değil, altındakileri de görebilmek, derinliğine inmek de fayda var.
Teatilerimizle bunları daha net anlarız dilerim.
Thomas More’nin
Thomas More’nin Ütopyası…
Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum ve devlet şekli anlamı taşır. Köken olarak Yunanca "yok/olmayan" anlamındaki ou, "mükemmel olan" anlamındaki eu ve "yer/toprak/ülke" anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. Kullanımı Thomas More'un 1516'da yazdığı De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia veya kısaca Utopia isimli kitabıyla yaygınlaşmıştır.
Ütopyalar, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarıdır. Ütopyalar üzerine görüşler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte, diğer bir kısmı ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardır.( wikipedia)
Yazar, kendi hayal dünyasındaki ülkeyi ve istediği yönetim sistemini kahramanın diliyle anlatmaktadır. Roman tarzında yazdığı "Utopia" adlı eserinde ütopik bir devlet tasarımı ortaya koyar. Bu devlette özel mülkiyet yoktur ve yasaktır. Herkes devlet adına üretir. Para geçerli değildir. Üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler.
Yazarın kurgusu, tavsif ettiği ülke ve yönetim biçimi bana İslam dininin bizlerden istediği yaşam tarzını anımsattı. Kitabı okurken Ütopyalıların yaşam tarzında İslami bir yaşam sezdim nedense… Hepsinde olmasa da bir takım kurgularında bunu hissettim…
Yazarın kendi yaşadığı çağdan sistematik (Sistemli) yönetimden şikâyetçi olduğu için böyle bir yazı kaleme aldığı açıkça ortadır. İngiltere yönetimini/yönetim şeklini ve yöneticileri beğenmeyen yazar, bu kitapla yalnızca İngiltere’ye değil, bütün dünya ülkelerine bir gönderme yapmıştır. Çünkü yalnızca yaşadığı ülkede değil, dünyanın diğer bütün ülkelerinde Ütopya yasaları hayal ötesi bir şeydir. Şayet kendi ülkesinden başka, diğer ülkelerde istediği gibi bir sistem, yönetim biçimi olsaydı yazar kitabında Ütopya’dan değil, o ülkeden bahsederdi. Demek ki, yazarın görmeyi istediği hayat, sadece bir Ütopyadan ibarettir.
Açıkçası ben yazarın Ütopya olarak İngiltere’den bahsettiği fikrine katılmıyorum. Kitap bir eleştiri mahiyetinde. Yazar ülkesinde görmek ve yaşamak istediklerini kalemi vasıtasıyla kâğıda dökmüş ve kurguladığı bu ütopik yazıyla bir nevi kendi ülkesinin yönetimini eleştirmiştir. Şayet bahsettiği ülke İngiltere ise, yazar neden böyle bir kitap yazma gereği duysun. Kitabın içeriğini şikâyet ve istek olarak ele aldığımızda zaten var olan bir (yönetimi, yönetim şeklini) ütopik kurgularla dile getirmek biraz abes kaçar doğrusu. Hem yazarın şikâyet ettiğinden bahsedip, hem de bahsettiği kendi ülkesidir demek birbirine ters düşen bakış açısıdır. Coğrafi olarak tarif ettiği kendi ülkesinin sınırları olabilir; fakat sistem olarak Ütopyalıların yaşam tarzı kendi ülkesinin yaşam tarzından tamamıyla uzaktır.
Şimdi Thomas More’nin Ütopyasından birkaç alıntı yapıp üzerinde duralım:
“ Çünkü Ütopyalıların en eski yasalarından biri şudur: Kimse dininden ötürü kötülenemez.” ( s.139) Fikir ve din özgürlüğü…(Dinde zorlama yoktur.) [Bakara 256]
“ Ütopyalılar, ölümden sonra bir başka hayat olduğuna, kötülüklerin kıyasıya ceza göreceğine ve erdemlerin cömertçe ödüllendirileceğine inanırlar.” ( s. 141) “Ahiret inancı. Bu dünyada yaptığımız hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağı ve bu inanç şuuruyla yaşayan kişinin, kötülük yapmayacağı… Çünkü yaptıklarının hesabını başka bir alemde vereceğini bilmek, insanı bir nebze olsun kötülük yapmaktan uzaklaştırır…
“ Çünkü bir devletin gelişmesi de, yıkılması da o devleti yönetenlerin ve yargıçların elindedir. (s. 120) Adaletli olmayı ve her şeyde ölçülü davranmayı hatırlatıyor bu cümleler… İster istemez insanın aklına Hz. Ömer (ra) ‘ın adaleti geliyor.
“ Kadın erkek bütün Ütopyalılar usta birer tarımcı olmak zorundadır… Kadınlar, güçsüz oldukları için, yün ve keten işlerinde çalışırlar daha çok.” ( s. 73) Kadının fıtratının farkında olma durumunu yansıtıyor. Tarım bilgisinin de bir ilim olduğunu ele alırsak, “ilim, kadın ve erkeğe farz kılındı” hadisi şerifinde buyrulduğu gibi, her varlık kendi fıtratına uygun ve taşıyabileceği yükü yüklenmelidir.
“ Oysa bu iki şey, yani yargıçların adam kayırmaları ve para tutkusuna kapılmaları, bir devletin en sağlam ve en güvenilir yönü olan adaletini yıkıverir.” ( s. 121 ) Kapitalizmin tuzağını ve para kazanma hırsının insanı adaletten ve eşit davranmaktan alıkoyduğundan bahsediyor.
“ Hemen bütün Ütopyalılara göre sağlık gerçek mutluluğun temelidir.” ( s. 105) “Hastalık gelmeden önce sağlığının kıymetini bil” hadisini bir başka analizi…
Yukarıda alıntı yaptığım bazı kısımlar, kısmen de olsa inancımıza yakın kurgular… Ütopyalıların başka bir özelliği de paraya ve altına değer vermemeleri ve onları yalnızca kölelerinin boynuna zincir olarak takmalarıdır. Birde paralı asker tutarak kendi memleketlerinin hizmetinde çalıştırmak ve savaşa sokmaktır. Bu da insanın aklına 1.Dünya savaşında İngiltere’nin paralı azlak askerlerini kendi çıkarları için savaştırdıkları geliyor. Demek ki yazar bu uygulamadan yana ve bunu tastikliyor. Ütopyalıların paraya önem vermemesi, parayı köleyle eş değer tutması takdir edilecek bir durum. Çünkü insan paranın değil, para insanın kölesidir. Yazarın bakış açısı da bu yöndedir. Paranın hayatımızdaki yeri sadece bir efendi köle gibi olmalıdır; ama bu bizim köleliğimizin değil, paranın köleliği olmalıdır. Efendi biz olunca ona hükmedip istediğimizi yaptırır ki doğru olanda budur; fakat efendi para olunca bizlerde birer köle durumuna düşmüş oluruz ve bu defa biz parayı değil, para bizleri yönetir. Paranın köleleştirdiği birçok insanı rahatlıkla çevremizde gösterebiliriz. Bütün kötülüklerin anası haline gelen para hakkında yazar; “…para savaşın can damarıdır.” (s. 89) demektedir ve bunda sonuna kadar haklıdır…
Ütopya hakkındaki analizim bu kadar. Aslında tam bir analiz yapmaya çalışsak bu sayfalar dolusu bir haline gelir. Kısa ve öz tutmaya çalıştım…
İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.
Sevgili anlamak ekibi ve okuma arkadaşlarımız, Tuğba hanım ve benim acı kaybımız dolayısı ile bu defalık // okumalara katılamayacağımızı üzülerek bildiriyoruz.
Bir daha ki sefere "inşallah" diyelim.
Saygılarımızla..
İyinur Hanım'ın adalet ve
İyinur Hanım'ın adalet ve eşitlik vurgusu yerinde...
Tam da öyle...Eşit olan bir şey her zaman âdil; eşitlik de her zaman adâlet ile aynı şey değildir. İnsanlar; eşitliği adâletle karıştırıyor çoğunlukla...Cündioğlu'dan yapılan alıntı da yerinde... Teşekkür...
Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.
Yasa koyanın aklı o kadar
Yasa koyanın aklı o kadar yanılmaz, o kadar kesin midir ki buyruğunu dinlemeyen kılıcı hak etsin?(s.97)
Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.
İnsan Üzerine
İnsan odaklı düşününce ve konuşunca Ali Şeriati'nin bir eserinden yaptığım alıntıyı paylaşmayı uygun gördüm, kabul ederseniz?...
Bir yazar, insan denen varlığı, yazdığı fantezi türü bir kitapta, Mars gezegenine giden bir bilginin ağzından şöyle tasvir etmektedir:
Gezgin olarak yeryüzünün uzay yolculuğuna çıkan bu bilgin, Merih’te inerek caddelerde dolaşmakta iken bir fakültede verilecek bir konferans ilanı görür. İlanda belirtildiğine göre, Merih bilginlerinden birisi yeryüzüne yaptıkları son sefer ve dünya canlıları hakkında konuşacaktır. Dünya’dan gelen bu bilgin de konferansa katılır. Merih gezegeni bilginlerinden birinin kürsüye çıktığına ve şöyle konuştuğuna tanık olur:
Evet, sonunda dünya’da hayat olduğunu ileri süren bilginlerin görüşleri doğrulandı. Son araştırmalar, hayat açısından çok ileri aşamada bulunan varlıkların orada, var olduklarını gösterdi. Bu varlıkların bir türü, “beşer” adını taşımaktadır. Sizin bu varlık hakkında zihninizde bir tasavvur bile olmadığı için, bu “beşer”in niteliğini size iyice açıklayamam elbette, ancak özel olarak söyleyebilirim ki, iki deliği, dört tutamağı olan bir kırbaya benzer. Beşer diye adlandırılan bu canlılar dünya yüzünde o yandan bu yana, garip ve hiçbir gezegen topluluğunda benzeri olmayan biçimde harekete geçerler. Bu canlılarda özel bir “birbirini öldürme” deliliği vardır. Zaman olur, birbirleriyle hiç bağlantısı olmayan uzak noktalardan harekete geçen ve birbirlerini hiç tanımayan bu canlılardan büyük topluluklar, bir tasarım, düzen, heyecan ve dürtü ile kuşanır ve son derece modern silah ve üst düzeyde donanımla yola düşerler, işlerini-uğraşlarını ve ailelerini bırakırlar, karşılıklı saf bağlarlar, sonra kıyasıya savaşırlar. Önce yiyecek sağlamak için buna ihtiyaçları olduğunu sanıyordum, fakat gördüm ki birbirlerini şaşılası çabalarla öldürüyor, ardından kalkıp evlerine dönüyorlar.
Sonra biri yine çıkıp öne düşüyor, bir topluluğu diğerine karşı kışkırtıyor, sonra da aynı şekilde başka bir topluluğa çullanıyorlar. Kısaca, “beşer” adını alan bu canlı türünün kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu bir tarihi var. Bütün donanımlarını birbirleirini öldürme araçları uğruna harcarlar, üstelik birbirlerine karşı gerçekten bir kin duymaları da gerekmez. Sonra yine büyük çapta yığınla öldürmeler başlar. Hiçbiri öldürdüğünü yemez ki hiç değilse bu sebeple birbirlerini öldürüyorlar diyelim...
İnsanın Dört Zindanı / Ali Şeraiti/ S. 16-17
Acaba Cennet'mi?
Ütopyayı okumaya, bir süre önce okuduğum Philippia Gregory’nin Boleyn Kızı romanını hayalimde canlandırarak başladım.Bu roman okuması, Thomas More’un içinde bulunduğu ülke, krallık, toplum ve insanlar hakkında çok orijinal bilgiler veriyor.(Okumanızı tavsiye ediyorum.)O dönemle ilgili ipucu bulurum diye Elizabeth Altın Çağ filmini de bu hafta sonu izledim ama pek istifade edemedim.
Boleyn Kızı romanı ve Ütopya o dönem İngilteresi ve özellikle 8.Henry ,Krallık ,Kilise, İngiliz toplumu hakkında ayrıntılı bilgiler veriyor.1500’lü yıllarda İngiltere ile Osmanlıyı kıyaslama fırsatı bulduğum zaman tüyleri diken diken oldu.Bugün medeniyetin ve demokrasinin beşiği diye tanıtılan emperyalist İngiltere’nin içyüzünü okuma imkanı bulduk.Biz dünyaya medeniyeti, ilmi, teknolojiyi, sanatı götürürken, İngiliz kralı odasındaki “sidik kapları” nı kullanıyordu.(Bu konu ayrı bir tahlil ve belki onlarca okuma içerdiğinden, kısa bir iç dökümünden sonra asıl konuya dönüyorum.)
Ütopyayı okurken bir çok yerde bugün de değişen bir şey yok diye hayıflandım.More’un şikayetlerini ben zamanının bir aydınının, bir düşünen insanın, toplumun ve ülkesinin içinde bulunduğu duruma üzülen bir vicdanın, belki de bir dahinin iç dökmesi olarak gördüm.Zaten sorumlu vicdanlar her dönemde sıkıntılar içerisinde yaşamış ve bir çoğu yaşadığı toplumdan uzaklaşmış, yalnızlıklarıyla baş başa kalmıştır.Gerçi More yalnız bile kalamamış idam sehpasında hayatını sonlandırmıştır.
Erasmus, More’dan bahsederken “ailesini iyi yöneten, görevlerinin sorumluluğu içerisinde, mutlu bir aile babası” portresi çizer.Evinde huzurlu, ama yaşadığı krallıkta huzursuz bir aydının iç dökmeleridir.Izdırap çeken bir aydının aynı zamanda büyük hayalleridir Ütopya.
Thomas More Ütopya’da kendi hayal ettiği dünyayı (böyle bir dünya varmıdır?) bir yandan da içinde bulunduğu ve tanıdığı dünyayı anlatıyor.More kitaptaki arkadaşı Ropheal Hytloday (gevezelik eden anlamına geliyor) ile konuşurken, aslında hepimizin içinde bir doğru adam olduğunu hissettim.O içimizde doğruları söylerken, belki biz yanlışları söymeye, yapmaya devam ediyoruz.Acaba bizim Ropheal’imiz Vicdan abi midir? O da biz hep hayallerinden bahseder ya.Ama biz hiçbir zaman “Vicdan abi” kadar cesur olamamıştırız.
More’un yaşadığı krallık, kral ve etrafından şimdiki yüzyılımız arasında pek fark yok aslında.Sadece krallıklar cumhuriyet oldu, krallar devlet başkanı adını aldı, meclislerin adı değişti, ama zulüm, çıkar, menfaat ilişkileri, siyasal ahlaksızlıklar, toplumun kendisi, fakir halklar, sömürülen ülkeler ……pek değişmedi.(Tüm dünyaya geniş bir bakış açısıyla bakmak gerekir, sadece yaşadığınız ülke veya bölgeye değil)
Dünya üzerindeki yoksullar, yoksul ülkeler ve buna sebebiyet veren insanlar değişmedi.Sadece ölen yoksulların yerine yenileri, sömüren kenelerin yerine ise modern çağın zalim imparatorları, tröstleri, medya holdingleri, derin ilişki yumakları, vs. geldi.
More’un ve onunla birlikte yaşayan ve ölen yoksulların feryatları hala kulaklarımızda çınlıyor.
Ütopyada More’un hayal ettiği ülke, kent düzeni, dinler, güzellik, insan ilişkileri, yaşlılar, demokratik yönetim, yasalar, suç ve karşılığı, çalışma hayatı, sosyal hayat, iki cinsin ilişkileri, evlilik, çalışma ve dinlenme üzerine düşünceleri….kısaca More’un büyük bir beğeniyle bahsettiği Ütopya ülkesi ve halkı bir hayal olmakla birlikte aşkla hissedilen bir özlemdir.Hayal ve özlemi birleştirerek bir ülke yaratmıştır More…
Bu ülkeye, Ütopyaya, acaba biz Cennet’mi diyoruz………..
more'un ütopyası cennete uzak
more ütopyasını kendince mükemmel bir zemine kurmuş olsa da yukarıda bir yerde belirtildiği gibi fabrikasyon insan tipini idealize etmiştir. bunun mümkün olmaması bir yana, olsa dahi bu son derece sıkıntı verirdi. yani yönetimde, cezalandırmada adalet kısmı değil ama toplumsal yaşantının standartlığı, tekdüzeliği ilkel komunal bir yaşantıyı ifade ediyor. ne yazık ki bu da cennete hiç benzemiyor.
düşünebiliyor musunuz, tüm toplum aynı renk giyiniyor...