YÛSUF İLE ZÜLEYHA // Nazan BEKİROĞLU
- Bünyamin Ergün yazıları
- yorum için giriş ya da kayıt yapınız
- tavsiye et
- yazıcıya gönder
- 20449 kez okundu
- rastgele...

“Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.”
A’raf, 176
Bismihû.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.
Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.
Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.
Sözün yaratılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Âdam, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?
Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
Söz de,
aşk da,
ne benim ne senin.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,
mayıs gülü,
ışıklı nisan yağmuru
ne kadar Allah’tansa,
mülk gibi söz de ve aşk da
O’ndan.
“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsan da,
beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,
hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.
Değil mi ki her şey O’ndan,
gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.
İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icrabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.
Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığı yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.
Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir :
Bir çiçeği, bir kuşu,
denizi, yağmuru,
gökyüzünü, yazıyı,
yazıyı yazanı, kalemi tutanı,
bir yaratılmışı hasılı.
Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u sevdiğini zannedebilir.
Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?
Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkânsız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.
Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlerde bundan böyle. O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.
Küçük bir biliş farkı.
Mülk gibi aşk da Allah’tan.
Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.
Tenin de O, canın da O, cismin de O.
Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.
Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.
Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.
İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kader, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.
Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime’sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.
Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.
Şiir :
Bu kez birkaç kitap
yine aynı ayna
ve birkaç ruh
hepsinin içinde mevcûd
züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı
(Ayşegül Kösa)
Bismihû.
Esirge ve bağışla.
Öptüm kitapların üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.
Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken, sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.
Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.
İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üstüne olsun), ben de suyun kıyısındaki kente kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.
YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Nazan BEKİROĞLU
Timaş Yayınları
9. Baskı, Nisan 2002, Sf. 13-17








Mücerredin daveti adeta
Sayın Ergün,
Bu kitabın çok özel kitap olduğunu duymuştum ama okuma fırsatı bulamamıştım. Özellikle de Nazan Bekiroğlu'nun kaleminden daha da bir ayrıcalık kazanmış eser. İnsanı mücerrete davet eden satırlar bunlar. Şunca okuduklarım bile son derece etkiledi ne yalan söyleyeyim. Siz de daha fazla etki bırakmış olacak ki bizlere sunma gereği duymuşsunuz. Bu durumda, iyi ki de bırakmış demek düşer bize.
Çok çok teşekkürler.
Aslı EREN
evet harika bir kitapdır bu
evet harika bir kitapdır bu kitap... ben evvelden zülayhayı hep uzun tırnaklarıyla ve şuh kahkahalarla yusufun arkasında beliren bir kadın olarak tahayyül ederdim... belki biraz da bilgi eksikliğindendi...
bu kitabı okuyunca züleyha'yı anlamaya başladım... aşkı ve zindanı... hasreti ve vuslatı... buraya taşıyan yazara teşekkür ederim...
anlamak mı!?
sanırım yakin diye bir şeyi duymuşuzdur hepimiz... işte anlamak bu yakin serüveninin üçüncü ve son merhalesi olan hakkal yakin olmalı değil mi evet dediğinizi duyar gibiyim e o halde şöle sölemek yanlış olur mu ?
züleyha olmadan zülayha anlaşılamaz
anladım demeniz bana biraz fazla iddalı gibi geldi de o bakımdan yani selamlar...
züleyhayı anladım demedim
züleyhayı anladım demedim efendim "anlamaya başladım" dedim... buyurduğunuz üzere anlamak elbette aynel yakın olabilir... züleyhayı öğrenerek ilmel yakin'i geçtik belkide.. aynel yakin'de olabiliriz ama hakkal yakin derecesinde züleyhayı anlayabilmek için önce bir Yusuf lazım değilmidir ne dersiniz??
selamlar.. gerçi mzb78 adında birine cevap yazmak hatalı bir davranıştır benim için... muhatab alabilmem için bir isim gerekir... ama yazmış bulunduk...
Çevik akıl
Çevik bir akıl, zekice seçilmiş sözler ve tuş olmuş, 2006 model mzb78 prototip robotu...
Buncacık gülümsettiğiniz için her ikinize de teşekkür ederim efendim.
Maksadım, kızıştırmak değil; fakat insanların söylerken neyi söylediğini bilmesi, karşıdakinin bilmediği ihtimali mevcutsa, bildirebildiğince bildirebilmeli kanaatindeyim.
Bu çerçevede küçük bir hikâyem var. Neden okuduğumuzu, neden okumamız gerektiğini ve neden okutmamız gerektiğini, benim gibi konuşmak ve yazmakla başaramamış olanlara anlatmayı başarabileceğini düşündüğüm bir hikâye. Belki hissesi olur.
İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş. Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, isin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.
Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş.
Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara sunu söylemiş:
"Farkına vardınız mi bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alindi, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Yaşam kahveyse, iş, para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca Yaşam'ı tutmaya yarayan araçlardır, ama Yaşam'ın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz."
Heyecan verici
Bu kitap, okumak için yaşayan insanla, yaşamak için okuyan insanın farkını çok iyi gösteren müthiş bir eserdir.
Nazan BEKİROĞLU'na bu kitaba dair özel ödüller verilmeli.
Burada görünce bile heyecanlandığımı söyleyebilirim. Okumayanların ilk fırsatta okumasını tavsiye ettiğim fevkalâde nadide bir eser.
Okuyabildiğine Şükrettiren Bir Tat
Yusuf ile Züleyha tadını hiç unutmayacağım bir eser. Nazan BEKİROĞLU bu kitabı yazarken hem Yusuf hem de Züleyha olabildiğini , ruhunda bu kadar derin yolculuklar olduğunu okuyuculara göstermiş. Okuyabilen gençlerden olduğum için, o kitabı gördüğüm için şükrettim! Züleyha'yı okurken onun saçındaki tokadan ortamdaki kokuya kadar hayal etmemize kapı aralanmış bu eserde. Yazarına teşekkürü bir borç bilirim.
Sitede yer verdiğiniz için ayrıca teşekkürler.
Selametle ...
okurken bulduğum huzur
nazan
bende bu kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissdiyorum... Yoksa o güzelim duygulu zamanlara ulaşamazdım. çok şükür ki bende okudum. yazarı, nazan bekiroğlu'na çok teşekkürler.
Hiç Böyle Anlatmadılar Yusuf ile Züleyhayı
bu kitabı okuyalı 3 ay oluyor, ve hala etkisindeyim. çok farklı, çok güzel bir şekilde kaleme alınmış...
Özellikle züleyhanın yusufa olan aşkının çocukken başladığı satırlar... saçını tararken, dizlerinde uyuturken...
okunması gerekli bir kitap...
Kapıyı çalan Azrail ise, çekinme al içeri, zaten yeterince geç kaldı...
şiir gibi..
Yusuf ile Züleyha ancak bu kadar güzel anlatılabilir..
'Nun Masalları' okuru benim için özeldir
'Nun Masalları' okuru benim için özeldir
Acılı ve hüzünlü bir kalbi var, şiirli bir dili.. Nun Masalları'nın sahibi. Yusuf ile Züleyha'nın yazıcısı. Mor mürekkebinden yağmur damlıyor. Karadeniz'e bakan odasında, yıllardır defterine ağrılı bir yaşamak düşüyor.
Yazının kendisi için değil, kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine, bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak yazıyor. Yazmak onun için metafizik bir hal. Hem Nun, hem de N... Noktası aşk. Akademisyen, öykücü, romancı, denemeci ve bir anne: Nazan Bekiroğlu. Trabzon'da yaşıyor. Nun yaşında. Nun ebcedle 50'ye karşılık geliyor. Nun Masalları'nın yayınlanışının da 10. yılı. Timaş Yayınları bu ilk eser için bin adet 'nun baskısı' yaptı. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere özel bir ebatta, kapaklı, sarı şamua kâğıda basılan kitap yazar tarafından imzalanacak. Nazan Bekiroğlu 8 Aralık Cumartesi günü Timaş Yayınları'nın merkez ofisindeki Kitap Kafe'de, Nun Masalları'nda yer alan Akşamın Ağası isimli öyküsünü okuyacak. Nazan Bekiroğlu ile aradan geçen on yılın ardından Nun Masalları'nı konuştuk.
Nun Masalları ilk göz ağrınız. İki karton kapak arasına toplanmış suhuf üzerine imza düşürüşünüzün onuncu yılı. Timaş Yayınları güzel bir sürprizle sayısı binle sınırlı, özel bir baskı yaptı ve adını 'nun baskısı' koydu. Bu özel baskının özel bir sebebi var mı?
Gerçekten güzel sürpriz. Bu projenin kayıt altına alındığı eylül ayından bu yana, bütün bir Timaş ailesi özellikle de editörüm Seval Akbıyık ve iç-dış tasarımın, hele o harikulade kapakların sahibi MimEmin'in ve tabii Emine Eroğlu'nun refakatinde öyle güzel (fakat hayli yorucu) bir seyrüsefer içindeyiz ki. Ben Nun Masalları okuyucusuna bir armağan vermek isterken hadise benim için bir armağana dönüştü. Hepsine teşekkürler.
Özel bir baskı. Benim okuyucu kitlem Zaman'da yazdığım yılların ürünü olan Mor Mürekkep ve Mavi Lale'de, hele Yusuf ile Züleyha'da ciddi bir kırılmaya uğradı. Hiçbir zaman genel geçer anlamıyla popüler bir yazar olmadım; fakat bu üç kitap beni nispeten geniş kitlelerle tanıştırdı. Fakat Nun Masalları'nın o dar ve derin okuyucu kitlesinin yeri her zaman özel kaldı. İlk kitap olmasının içerdiği bütün söz ve mana acemiliklerine, taşkın heyecanlara, hayatla yazının sınırları arasındaki kaybolmuşluklarıma rağmen o okuyucu, o soyut dünyayı öylesine paylaştı ve metni öylesine tamamladı ki, "Benim gördüğümü sen de gördün mü, söyle yoksa çıldıracağım" heyecanıyla yazan, ifratlı tefritli bir yazıcı için böyle bir okuyucu hep onay makamında durdu. Nun Masalları'ndan Cam Irmağı'na bir ırmak akışı gibi düşünürsek, o okuyucu hep yanımdaydı. Sessiz, vakur. Onlara bir armağan. Bir de bu özel baskıyı kışkırtan rakamların, sayıların tevafuku var. Benim nun yaşım. Nun ebcedle elli demek. Nun Masalları'nın (1997) onuncu yılı. Bir armağan için daha uygunu olamazdı.
Okur sizi Nun Masalları'yla tanıdı. Sonra Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lale, İsimle Ateş Arasında, Cümle Kapısı ve Cam Irmağı Taş Gemi geldi. Nun Masalları'nın ilk cümlesi "Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak istiyordu." Öyküdeki hattatın dileğinin ne kadarını paylaşıyorsunuz?
Şu sıralar iki kelimeyi çok seviyorum. Biri sarmal, diğeri çember. On yıl üzerine çemberin iki kırık ucu bir araya geliyor. Yani aynı nokta. Fakat arada hayli fark var. Çok mesafe kat edilmiş. Lakin bütün kat edilmiş mesafelere, gözlerimin hayata dair yepyeni yorumlarla yıkanmış olmasına rağmen sanırım yazı hususunda değişen bir şey yok. İki nun arasında duran birisinin (nun'un anlamı bir yanıyla yazıya yaslanır) kaderinde yazıya dair bir şeyler okumasından bir memnuniyet hesabı çıkarması kaçınılmaz. Demem o ki hâlâ denize bakan odamda, evde de, fakültede de yazıyorum. Başka bir şey yok. Yazmak ki anlatmaktır, benim için bilgi (marifet anlamında) edinmenin yollarından en elverişlisi. Anlatmak bir bakıma anlama çabası değil mi?
Son kitabınız Cam Irmağı Taş Gemi de şu cümlelerle bitiyor: "Tanrım kanatlanmaya kalktıkça düşüşümden şikayet etmeyeceğim artık sana. Ama bir tek kelime ver bana. Öyle bir kelime ki onunla bütün manaları konuşmak mümkün olsun. Ya da tek bir cümle." Neler söyleceksiniz?
Yazmaya dair ağır bir eleştiri bu. Demek ki şu güne kadar yazmakla başlamışım yazmakla bitirmişim. Lakin yazmanın da hiçbir ağrıya derman olmadığını fark etmişim. Doğrudur. Bütün manaları ifade edecek, sahteciliklerden uzak hakiki bir kelimem olsaydı, bunca sayfayı herhalde yazmazdım. Ama yok. Kelime bile değil, bütün manaları içeren bir noktaya da razıyım. Nokta ki sıfır hacim sonsuz kütle. Yani zor iş.
Nun Masalları'ndaki öyküler yüksek sesle okunan türden metinler. Kitaptaki öyküleri kalbimde titrek bir hüzünle yeniden okumaya başladığımda bir heyecan duyduğumu, kimi cümleleri birkaç kez tekrarlayarak okuduğumu, hatta odanın içerisinde adımladığımı söylemeliyim. 'Okuru ayağa kaldıran bu metinler kim bilir nasıl yazılmıştır?' diye düşünmeden edemedim.
Siz nasıl okuyorsanız öyle yazılmışlardır.
Hiç kendi kendinize, 'yazmasaydım' dediğiniz oluyor mu? Nazan Bekiroğlu yazmasaydı, okur için büyük eksiklik olurdu, ya yazar için?
Şu halimle, şu benle, şu benliğimle yazmadan olamazdım. Çünkü yazmanın anlamı yazmaktan başka bir şeye dayanıyor. Giderek bir noktaya razı olan birisi için yazı bir tür yaşama beceriksizliğinin telafisi.
Nun Masalları çıktığı ilk günlerde bir söyleşide şu cümleleri kurmuşsunuz "Ben yazdım, o aldı (aldı mı?) Bundan ibaret. Ben paylaştım mı, çoğaldım mı, büyüdüm mü, zamanın aynasında görüntümü görmekten mahzuz mu oldum, yazdıklarımı kendilerine yaşam bilenler mi çıktı, bunların hepsi mi, hiçbiri mi, başka bir şey mi? Pek de bilmiyorum, hattâ hiç bilmiyorum." Geçen on yılın ardından hâlâ cevabınız yok mu?
Nun baskısına mukaddimede söyledim bunu. Her ilk yazının hem bir önsöz hem de bir sonsöz olduğu hususunda samimiyim. Sonradan yazılan her yazı da ilk yazıya düşülen bir dipnot kadarmış. Nun Masalları bu yüzden benim için önemli. Bu noktada yazının da küçümsenebilir olduğunu fark ediş belki en büyük kazanım. Yazmadan şimdilik yapamasam da.
'Nazan Bekiroğlu'nun metinlerinin gücü samimiyetinden geliyor. Çünkü aşkla yazıyor, kalbî olanı işaretliyor.' desem, siz neler söylersiniz?
Yazıda samimiyet bir bıçak sırtıdır. Samimiyetin kendisi bir zaafa dönüşebilir eğer ortada sanat diye bir şey yoksa, yazı, hatıra defteriyle karıştırılıyorsa. Bu alanı peşinen belirleyebilirsek, edebi eserde samimiyetin içerdiği manayı doğru okuyabilirsek, evet samimiyet aynı zamanda edebi eserin gücüdür de. Çünkü kalbin dili tek. Okuyanı yazanı aynı. Yıllar sonra bana bir ilk kitaba yeniden dönmek, ona özenle muamele etmek, huzura çıkarmak cesaretini veren şey de Nun Masalları'ndan bu samimiyeti esirgememiş olmam. Yoksa içerdiği zaaflara rağmen, bunu yapamazdım. Bu cümleyi söylerken Nun Masalları'nın içerdiği zaafları fark ve kabul ettiğimi de ifade etmiş oluyorum. Hatta bu metni birisi düzeltecekse bunun benden başka bir kimse olamayacağı düşüncesinden hareketle ölçülü bir müdahaleye kalkıştığımı da itiraf etmeliyim. Çok daha az kusurlu, çok daha sağlam bir şey çıkabilirdi ortaya. Fakat baktım ki görece acemiliğin taşkınındaki o kekremsi tat yok oluyor, bıraktım. Sadece çok az. Zaman içinde dilin doğal bünyesinde kabuklaşmış bazı söyleyişleri, bazı imajları değiştirdim. Metin aynı.
Yeni bir çalışmanız var mı? Okurlarınız 2008'de kütüphanelerine Nazan Bekiroğlu imzalı yeni bir kitap koyabilecekler mi?
Cam Irmağı Taş Gemi'den sonraki süreç içinde bu sorunun bana her soruluşunda, var ama henüz ufkun arkasında diye cevap veriyordum. Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşaallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.
Murat Tokay /zaman /kültür sanat
05 Aralık 2007, Çarşamba
beni İLAHİ aşka ulaştıracak bir Şems'e hasretim
Nazan Bekiroğlu'nu tanı-ş-mak
Engin bey,
Verdiğiniz bu bilgi için çok teşekkür ederim. Yarın (Nasıl olacak bilmiyorum ama...) bir şekilde Timaş'a gitmek gerek...
Eksik olmayınız.
Nazan Bekiroğlu'nun bir iki
Nazan Bekiroğlu'nun bir iki kitabı dışında bütün kitaplarını okumuştum. İsim ile Ateş arasında, Cümle Kapısı fena değil...
Yusuf ile Züleyha....edebi açıdan güzel ve takdire değer...Fakat Bekiroğlu'nun anlattığı Züleyha'yı ben tanımıyorum...mitolojik bir şahsiyetle karşı karşıyayız...oldukça abarttığını ve işi sulandırdığını düşünüyorum...
İki deneme kitabı var ki, İskender Pala gibi edebiyat yapayım derken iyice batırmış...Nazan Bekiroğlu için bu kadar yeter...
Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz.
(vahiye paralel )yüreklerin hareketlenmesini saglayan her yazı o
(vahiye paralel )yüreklerin hareketlenmesini saglayan her yazı okunmalıdır..Muhammedselimhan
ukalalık yapmak istemem lakin..
Öncelikle kitap hakkında konuşmak için değildir bu yorum. İslamiyette yanlış alınan bir tema olan Hz. Yusuf ve Züleyha olayı üzerine durmak istiyorum. Bu İslam alimlerince kabul gören bir aşk değildir. Tamamen Kitab-ı Mukaddesten yani Eski Ahit'ten alınan bir hikayedir. Evet, Züleyha Hz. Yusuf'tan faydalanmak istemiş ancak pak saf ve güzeller güzeli Hz. Yusuf bundan Allah'ın inayetiyle kurtulmuştur.
Mevzu bahis edilen kişi bir Peygamber olunca yazılan hikayelere dikkat edilmeli. Hz. Yusuf hiçbir zaman Züleyha'ya gönlünü kaptırmamıştır. Hatta Mısır'a Vali olunca bile onunla bir aşk olayı olmamıştır. Ne Züleyha'nın kocası ölmeden ne de öldükten sonra böyle bir durum olmamış. Birçok Müslüman malesef bu hikayenin İsrail kaynaklarından geldiğini bilmiyorlar. Tıpkı yasak elma yeme olayında Hz. Havva'nın suçlu gösterilmesi gibi. Burada da Kuran'ın ayetlerine ters bir durum vardır. Evet Züleyha diye bir kişi vardır; ancak Hz. Yusuf'un kalbini ona kaptırdığı hiç vaki değildir. Böyle bir aşk yoktur, ki varsa da bu Hz. Yusuf'la alâkalı değildir. İslam tarihi biraz daha iyi araştırılınca bunlar görülecektir. (Tefhim'in 3 cildi bu konuda yardımcı olacak niteliktedir.)
Okuyorum öyleyse varım diyen insanlara selamlar.
nun masalları
Engin beyin duyurusu ve Bünyamin beyin iştiraki içimi kavurdu ve karanlığıma bürünüp Timaş Yayınevinin yolunu tuttum.
Adrese akşam saatlerine yakın vardım. Sıra da okuyucular da tahminim gibiydi. Başladım beklemeye.
Denildiği gibi, kitap yalnızca 1000 adet basılmış. Nazan Bekiroğlu hanım her kitabı itinayla paraflamış ve her birine 1-1000 arasındaki numaratör kaşesini vurduktan sonra kordelayla güzelce bağlamış. Gösterilen itina takdire şayan; lâkin kitabın ederi 35 YTL olunca bu itinayı görmek pek mümkün olmuyor. Gerçi Nazan Bekiroğlu'na sövmeye cesaret edebilseydim o 35 lirayı kusturacaktım; ama pek çelimsizmiş garip.
Yorgun argın eve döndükten sonra kitabı kitaplığa fırlattım. Dilsiz uşak misali, 35 liranın suçunu kitaba kestim. Açmadım, koklamadım, hatta umursamadım.
Doğrusunu Nazan Bekiroğlu'nu öyle aman aman takip etmedim. Yûsuf ile Züleyha'yı okudum, beğendim. Yukarıda da denildiği gibi kimi gerçeklerden ayrı bir kitap; lâkin biz meseleyi tek bir gözle irdeliyoruz, malum. Perspektifi diğer açılardan da değerlendirmek gerek. Yani beğenen kurumu yalnızca resime bakan kişi olarak değil, resimden bakan kişi olarak de değerlendirmek gerek. (Bu meseleye dair detaylı bir şeyler yazayım dedim; ama lüzum görülmeden yazmamayı tercih ettim.)
İşte "Farklı bakış açısı" ancak bu şekilde olur. Yûsuf'u, Züleyha'nın ya da Züleyha'nın evindekilerin karşısına çıktığı gün, elleri birbirine dolaşan bayanların gözünden görmeyi başarmak, Yûsuf'un nasıl Yûsuf olduğunu bize anlatan unsurlardandır. Nazan Bekiroğlu bu açıların kimisinde eksik kalmış olabilir; ama bu açıyı küfre girmeden hissettirmek -takdir edersiniz ki- kolay bir iş değil.
Sözü daha fazla uzatmadan nun masalları'na geleyim. Kitabı az önce bitirdim. Kitaba dair ne diyeceğimi tam da bilemeden izlenimlerimi yazayım dedim. Düşündüm, taşındım... Olmadı. İçimdekileri dökmek en makulü olsa gerek.
nun masalları (bir fetişist olmadığınız sürece) kesinlikle alınmaması ve okunmaması gereken bir kitap. Bir insanın özelini bu denli ortaya koyması, akıl alacak iş değil. Aşk'ını da, aldatılış ve hatta tüm bunların karşısındaki nefret ve altatışını haykırmak ister gibi büyük harflerle yazmış, görmek isteyene.
Yazarın kalemini bıraktıktan sonra yerine geçip ne düşündüğünü çok merak ediyorum.
Bu kalemi beğeniyordum. Keşke anılarımdaki o güzel yerini koruyabilseydi. Mümkün olmadı. Nazan Bekiroğlu beni 35 liraya satın aldı. Bana da şu iki günlük sinirle stresle yaşamak kaldı.
.
Not: Kitaba dair yazacak çok sözüm var; ama... gerek yok.
Nokta'dan sonrası
Yusuf bey,
Bahsettiğiniz kitabı ben de aşağı yukarı aynı şekilde aldım ve okudum. Her ne kadar sizin kadar kesin ve keskin olmasa da söylediklerinizi doğru buluyorum. Kitabı anlamak* için tanıtmayı düşünüyordum; ama okuyupda beğenmediğim nice kitaplar gibi bu kitabı da yayınlamayı doğru bulmadım.
Yazar, eserinde özeline fazla girmiş. Öyle ki, okuyucu-yazar ilişkisi (yazarın da yönlendirmesiyle) öncelikle vasat olanın üzerine taşınmış ve sınırın altındakiler itilmiş. Ardından yazar okuyucuyu hamur gibi yoğurarak kendi içinde sindirmeye çalışmış. Aynı "Ben yapamadım, siz benim yerime geçin ve siz de yapamayın" der gibi...
Pek anlamlı bulmadığımı belirtmeliyim.
Eseri edebi yönden ele almaya çalışınca da pek farklı bir tabloyla karşılaşmıyorum. Kurallara uyulmuş; fakat gerçeği gizlemeye çalışan süsler kimi zaman boğucu olmuş. Yazarın aşk, aldatma ve aldanma serüvenlerini masalsı bir dilde paylaşmak son derece trajik sonuçlar yaratmış. Öyle anlar gelmiş ki, yazar göstere göstere düştüğü yeri gizlemek için bir sonraki masalı öncekini örtmek için kullanan, gerçeklere çevirmiş.
Sonuç olarak kitap hakkında ben de fazla söz söylemeyi gereksiz buluyor ve 35 YTL'lik vasat üzeri bir okuyucu olmanın burukluğunu yaşadığım için üzülüyorum.
Samimiyetle
teşekkürler
o kadar çok kitap yayınlanıyor ki, seçiçi olmak zorunda olduğumun farkındayım. sizin yaşadığınız gibi bir kaç kötü deneyimden sonra lise yıllarımdan beri özellikle eski tarihli kitapları okumayı tercih ettim bu yüzden. ve şimdi iletişim çağında bilgiye, güzele ulaşmanın en zor olduğu zamanları yaşadığımızı düşünüyorum. teşekkür, çünkü okuyucu yorumları benim için önemlidir, tek bir kişinin dünya görüşü olabileceğine inanmıyorum. toplumların dünya görüşü vardır cemil meriç'in sözleriyle. zihin zararının telafi etmenin imkanı yok, sadece naçizane bir şiir kitap tavsiye edeceğim: bir yusuf masalı, ismet özel'den. okuduysanız yorumunuzu rica edeceğim.
samimiyetle diyeceğim ama ne kadar samimi olduğumu sadece allah biliyor.
teşekkürler.
ferit yazgan
cok güzel bi kitap. nazan
cok güzel bi kitap. nazan bekiroğlu hz. yusuf kıssasını harf harf ayrıntılarıyla ele almış ama hiç sıkmadan ve akıcı bir uslupla. ayrıca yazarın kıssaya kattıgı yorumlar ise çok isabetli bence.
...
Anlatılan Yusuf İle Züleyha mı? "Yusuf Suresi" mi? Bilelim de yani???
Mutmain Muhalif...
....ve herkes aldandı!
....ve herkes aldandı! anlatılan yusuf ile züleyha ama temeli yusuf suresi. piyasada n çeşit yusuf ile züleyha hikayesi var. yazar da yusuf suresinde ki kıssayı baz alarak yazmış kitabını.
MESELE NEDİR?
Sayın muhatab!
Yorumumun soru niteliği taşıması, kitabın konusunun ne olduğunu bilmediğimden değil!!!
Mesele şu, Allah'ın Peygamberinin gerçeğinden farklı biçimde, yani olmayan biçimde adlandırılmaış olmasıdır. Bu bir kul, daha da önemlisi bir Peygamber hakkıdır. Peygamberlerimden birine bu yakıştırmayı yapandan ben şikayetçiyim.
Bir kitaba bu ismi vermekten haya etmeyebilirler. Ben diyeceklerime haya ediyorum...
Edebiyat için her şey mübah mı şimdi? Yarın biri çıkıp, üstelik gerçek olduğu halde (HAŞA KERE HAŞA) "Muhammed ile Hatice" derse ne dersiniz? Bu işin ucu nereye varır?
İlahi ya da değil, aşk mı anlatacaksınız? Nazan ile Bekir'i anlatın. Daha da bulamadınız mı? Leylalar mecnunlar keremler aslılar ve sürüleri var. Tövbe Estağfirullah...
Mutmain Muhalif...
yusuf ile züleyha yakışıksız olmuş...
nazan hanımın kitabını kur’an mealindeki yusuf sûresi ile aynı kefeye koyarak okumadım tabii...lakin ahsenü’l kasasta anlatılan yusuf ile züleyha olayı hakikatlerden tamamen uzak biçimde kitapta bize aktarılmakta.anlatılan zat da allah’ın peygamberi olunca yazılan hikâyeler itina ile yazılmalı!
züleyha adında bir kişi vardır.kur’an’ın da nezih ifadesi ile ‘o/kadın’ yusuf’u dilemiştir lakin yusuf onunla aşk yaşamamıştır.böyle bir durum söz konusu değildir.maalesef bu kitapta olduğu gibi bazı kitaplarda da züleyha’yı ‘zavallı, masum bir aşk tutkunu ve mağduru’ gibi takdim eden hatta ‘yusuf’un aşkından gözleri kör olan,ihtiyarlayan ama yusuf’un bir duası ile tekrar eski güzelliğini kavuşan,muradına eren bir örnek aşık’ misâli kutsayan yaklaşımlar var.peygamberlerimizden birine menfi bir yakıştırma hoş değildir.hâsılı bunun bir kuldan ziyade bir peygamber hakkı olduğuna katılıyorum.bunun hesabı itina ile sorulacaktır elbet.
nazan hanıma gelince, edebiyat üzerine eserleri akademik derecededir,amennâ.hepimiz beşeriz ve zaafiyetimiz mevcuddur!özellikle üzerinde duruyorum, edebiyat adına hakikati gizleyen bir hikaye yazılmamalı.yorumlardan da anlaşıldığı üzere insanlar leyla ile mecnûn hikayesi gibi algılıyacaklardır!
müteyakkız olalım arkadaşlar; rabbine ve efendisine vefâlı duruşu ile zihnimize nakşolan ve gömleğinin arkadan yırtılması ile ismet, iffet, haysiyeti simgeleyen peygamberimiz hz.yusuf (as) yanlış anlaşılmasın...
ves’selâm!
YUSUF İLE ZULEYHA
BENCEDE BU KITAP BIR PEYGAMBER OLAN HAZRETI YUSUFA BİR İFTİRA GİBİ OLMUŞ NASIL ONUN ZULEYHAYLA AŞK YASADIGI DÜSÜNÜLEBLİR BU ÇOK SACMA BİR PEYGEMBERE YAKISMAZ VE PEYGAMBERLER BU TUR HATALARA DUSMEZ ONLAR MASUMDURLAR GÜNAH İŞLEMEZLER GÜNAHA TESEBBUS ETMEZLER EN UFAK BIR YANLIS YAPTILARINDA ALAH (CC) ONLARI UYARIR KİTAP HİÇ GÜZEL OLAMMIŞ AYRICA YUSUF SURESINIE BAKTIGIMIZDA BÖYLE BIR SEY OLMADIGINI ÇOK NET BIR SEKILDE GÖRÜRÜZ BRI KERE AŞK DENEN MASALLA ZULEYHAYI TEMIZE ÇIKARMAK NE KADAR DOĞRU OLABLİR?
ESSELAM aleyküm..öncelikle
ESSELAM aleyküm..öncelikle hz YUSUF bir PEYGAMBERDİR bunun bilincinde olarak yazalım.o her hangi biri değil ALLAHIN seçtiği övdüğü ve elçi kıldığı bir güzel.onlar sıdk,emanet,ismet,fetanet,tebliğ sıfatı ile MEVLANIN nazarı ve koruması altında görevlerini ihya edip ayrılmışlardır bu fani mekandan.onların MEVLA ile derin muhabettleri var olmuştur.bizler kimizki yaratanı ile muhabbet eden elini açıp niyaz ettiğiğnde geri asla çevrilmeyen bir PEYGAMBERİN aşkını yazıp yorum yapıyoruz.ESTAĞFİRULLAH RABBİM beni bağışlamanı dilerim.Güzelki güzelliği dillere destan olmuş hz YUSUF.çünkü onu yaradan güzel en güzel.ayrıca KURANI KERİMDE kıssa olarak geçiyor.kıssa dediğimiz ayeti kerimeler ile anlatılmıştır.ayetikerimeye yorum yapmak büyük bir gaflettir.O herhangi bir yazarın kitabı değil her önüne çıkan kendi düşüncesini yazarsa VALLA iş vahim olur.altından kalkamayız arkadaşlar ALLAH muhafaza.insan bir anda kandini uçurumun en dibinde buluverir.yorum yapılmaz meale çevrilir ve bizlerde okuyup anlamaya çalışırız.bir islam alimi YÜCE KURANI KERİMİN tek bir harfi üzerinde aylarca belki yıllarca çalışır ve öyle hizmetini tamamlar.şimdi bırakalım işi ehli insanların eline onlar yapması gerekeni yapsınlar.yazar nasıl bir düşünce ile neyin gölgesinde yazmış bilemeyiz ancak gerçek şuki o aşk nefsaniyetten sıyrılıp hakkaniyete ulaşmıştır..
kıssaya gelince bence aşktan ötesine bakalım bize verilen mesaj okadar aşikarki.bunu yazmaya gerek yok.o bir imtihanki o imtihanda yine RABBİMİZİN buyukluğu ve kaderin sırrı tecelli ediyor.
o bir PEYGAMBER dikkat edelim efendim.
duaile
FİEMANİLLAH
Günümüzün Yusuf ve Züleyha'larına
Selamün Aleyküm Arkadaşlar,
kitap aynı, görüşler faklı ama herkes bir parça haklı...
kitap hakkındaki görüşlerin hemen hemen hepsine katılıyorum. her okuyucu aynı kitapta farklı şeyler hissedebilir ve ortaya kendince birşeyler, farklı sonuçlar çıkarabilir. Fakat, neyin ne olduğunun farkında, bilincinde olabilmektir önemli olan... Kur'an-ı Azimüşşan ile edebi bir kitap arasındaki farkın farkındalığına varmalıyız.
Kitabı okuyanlar veya okuyacak olanlar, kitap içeriğindeki olayları kitaplar üstünü kitap olan, yol göstericimiz Kur'an-ı Kerim ile bir tutmadan, bağdaştırmadan, bağımsız bir şekilde, sadece edebî açıdan ele alarak okumalı, aksi takdirde dediğiniz gibi yanlışlıklara gark olunabilir.
aksi halde bildiğiniz tüm ezberler bozulabilir ya da aslında varolmayan bir şeyin yansımasını görür ve olmayana inanırsınız. En iyisi mi herşeyi yerli yerince oturtmalı ve neyin ne olduğunu bilerek, birbirine pay biçirmeyecek şekilde okumalıyız.
Kitap, edebî açıdan hoş bir kitap ama yalnızca edebî acıdan... Okuyacak olanların kitabı kesinlikle Hz. Yusuf(a.s) ve Züleyha ile bağdaştırmaması dileğiyle... kitabı, günümüzün Yusuf ve Züleyha'larına indirgeyerek okursak belki daha az kavram kargaşası ortaya çıkar...
Anlamak* ve anlayabilmek dileğiyle
Saygılar...
---
Unutmak ezeli bir şifadır!..
Günümüzün "X" ve "Y" leri
Aleyküm Selam (diyerek başlayalım...)
Aslında yazma konusunda epey düşünüp yazma kararı aldım. Zira google reklamlarındaki "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" anlamına gelen durumun giderilmiş olmasından duyduğum sevinç şerefine yazmaya karar verdim. İlgilenenlere hasseten teşekkürlerimi sunuyorum.
Neyse, konuya geçmek gerekirse bir üstteki yorumu bir kaç defa okuyup, düşündüm. Bu bir orta yol mudur, itidale davet midir dedim kendi kendime. Meselenin tam burasında durup bakınca; evet, bu teskin edici bir hitaptır denilebilir. Lakin bana göre, en başın bir öncesine bakmak gerekir.
Düşünün, kapalı bir ortamdasınız ve sizi oldukça rahatsız eden bir koku yayılmakta. Kokuyu yayan "şey" gözünüzün önünde, yani ne olduğunu biliyorsunuz. Ama göze güzel hitap etmesi onun orada kalmasına göz yummanıza sebep oluyor. Yapabildiğiniz en mantıki davranış ise oratamdaki kötü kokuyu hissetmemek için, başka ve nispeten daha güzel bir koku sıkmak. Bu iş kokuyu gidermez sadece kamufle eder. Kısa süreli ve devamlı yapılması el/z/em olan bir davranışın baskısı altındasınız. Çünkü kötü koku durmaksızın yayılmaya devam edilmekte. Siz ise belirli aralıklarla güzel koku sıkmayı düşünüyorsunuz. Nereye kadar?
Ben tam burada kötü kokuyu yayan şeyi, kulağından tuttuğum gibi kapının dışına koymayı öneriyorum. Göz zevki yerine ruh sağlığını öneriyorum.
Kur'an-ı Kerim'in edebi yanının üstünlüğünü tartışamayız ve bir başka edebi eserle kıyaslayamayız şüphesiz. Kur'an-ı Kerim'i edebi bir eser gibi okuma ve anlama lüksüne de sahip değiliz. Eğer öyle yaparsak Allah'ın hitabı ve emri yerine kendi düşünce ve hislerimizi dinlemiş oluruz. İlahi değil insani bir hal alır. Oysa Kur'an-ı Kerim edebi yanının olmasına karşın edebi bir eser değildir. Bir hayat nizamıdır.
Kendi hayatınızı "siz" yazarsanız roman olabilir. Edebi bir eser ortaya çıkarabilirsiniz. Ama Allah'ın melekleri sizin hayatınızı kaydederse (yazarsa) bu edebi bir eser olmaz. söylediklerimize, yaşadıklarımıza ve telkin-tavsiyelerimize dikkat etmek gerekir. Levh-i Mahfuz da edebi bir eser değildir çünkü...
Kur'an-ı Kerimden bir bölüm alıp, Kur'an-ı Kerim'de bulunan bir başka bölümdeki ayetin birini en başa yerleştirip, sonra aklınızdan edebi bir eser yazarsanız, hiç kusura bakmayın derim. Birileri çıkıp size "höstt" diyebilir. Akademik ünvanınız her ne olursa olsun, kimin umrunda?
Zaten durumun en ilginç yanı şurası bence. Alıntı yapılan ayeti kerime ve arkasında yazılan eser. Rabbim ne büyük, İlahi yanıtı yazarın eliyle verdiriyor.
“Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.”
A’raf, 176
ikinci yoruma dikkatle bakmanızı öneriyorum. Allah'ın (yapmayını geçelim) yaklaşmayın dediği bir durumu musamane bir hale dönüştüren bir algı mevcut. Bu sadece bir örnek. İtikadi yönünü eşelerseniz derinleşir. Düşünmek gerek...
Mahkemeyi kübrada bazı kişilerin şikayetçi olacağına inanıyorum. Hz.Ali (r.anh)onlardan mesela. Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş Veli gibi kişileri sayabilirim. Yusuf Aleyhisselam da onlardan olursa diyeceğiniz bir şey olsun.
Ben diyorum ki, bu kitabı ne alın ne de okuyun.
Anlamayanlar anlayanlara anlatsın bir zahmet.
Muhabbetle.
Mutmain Muhalif...
X ve Y mevzû...
aleyna ve aleyküm selam!
mesele bu derece âşikarken anlamayanların kalplerinde mühür olsa gerek...
ilâve olarak sure-i bakara 42.ayet:'hakkı bâtılla bulayıp da bile bile hakkı gizlemeyin.'varın sonucu siz düşünün!
ves'selâm.
Yazgı
Nazan Bekiroğlu na içimizi ısıtan bu edebi eseri kaleme aldığı için minettarım.